Bilal Erdoğan Karşıtı Cephenin Aparatı Olarak “Yeni Parti”

Dünya Savaşları, insan kayıpları açısından çok büyük yıkımlara sebep olsalar da savaş sonrası dönemler için kalıcı, sürdürülebilir ve öngörülebilir bir ortam da üretirler; ta ki mevcut düzeni değiştirmek için harekete geçen yeni bir güç ortaya çıkana kadar.

Şu anda içinde bulunduğumuz düzen, 1945 sonrası yani ikinci dünya savaşı sonrasında inşa edilmiş, revizyonlara uğrasa da belirli konularda öngörülebilirlik üretmiş bir düzendir ki 1991’den sonra hızla tahrip olmaya başlamış ve 2013’de Çin’in küresel vizyonunu tüm dünyaya göstermesiyle beraber parçalanma sürecine girmiştir. Bir başka deyişle 1945’in ürettiği tüm kurumlar ve paradigma 1991’den sonra yavaş yavaş, 2013’den sonra ise devasa bir hızla eskimeye, değişmeye, istikrar değil sorun üretmeye başlamıştır.

Bu anlamda gidişat bellidir, “yeni dünya düzeni” kurulana kadar çatışmalar, çekişmeler, savaşlar, test etmeler bitmeyecek ve ABD ile Çin arasında bir denge kurulana kadar kaos devam edecektir. Kaos’u bitirecek olan da 3. Dünya Savaşından başka bir şey değildir. Ayrıca, değişim sancılarının bu derece yoğunlaştığı bir dönemde, 1945 sonrası dünyaya ait her sözün az ya da çok eskidiğini ve sahadaki gerçekliği yansıtmadığını kabul etmek de gerekir zira 1945’in oluşturduğu kurumların hemen hiç biri daha önce gördüğü işlevleri görememektedir.

İşin içine bir de gelişen, yaygınlaşan ve tüm sınırları aşan iletişim teknolojilerinin yarattığı büyük değişimleri katarsak artık tüm dünyanın ve elbette Türkiye’nin, ince bir buz tabakası üzerinde yürüdüğünü ve her an bir devletin kırılan buz tabakasından aşağı düşerek geleceğini kaybedebileceğini öngörebiliriz.

Örneğin Rusya, Ukrayna’da buzu kırdı ve debelendiği noktadan çıkıp yeniden dünya sahnesini dizayn etme şansını şimdiden kaybetti. İran, benzer şekilde, geleceğe hazırlanma şansını, artık hiç bir geçerliliği kalmamış Molla Rejiminde ısrar ederek yok etti ve ABD’nin hışmını üstüne çekerek yeni dünya savaşında ancak “piyon” olabileceğini ortaya koymuş oldu.

Muhtemeldir ki dünya savaşını ABD bloğu da kazansa Çin bloğu da kazansa İran devleti, bölgesel güç olarak var olamayacak ve içeri doğru çökecek. Büyük bir ihtimalle, İran nüfusunun çok büyük bir kısmı, özellikle rejim karşıtları, dünyanın dört bir yanına dağılıp, asimile olarak yeni ülkelerine hizmet edecekler. Avrupa ülkelerinin şimdiden bu nüfustan pay almak isteyecekleri aşikar. Geriye kalanlarsa, yeni kurulacak dünyada, çatışma sahalarından biri olarak “ne çıkacak ne de düşecek”, yani nesiller boyu debelenmeye devam edecekler.

Benzer bir zaviyeden Türkiye’ye baktığımızdaysa durum bambaşka. Allah’ın bir lütfü diyebileceğimiz şekilde, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlü liderliği altında Türkiye, 1945’ten beri, rekabet halinde olduğu devletlere karşı askeri, siyasi ve ekonomik anlamda en avantajlı ve güçlü durumda. Detaylandırırsak:

Türkiye, 1639’dan beri ilk kez, Türkistan coğrafyasına erişimimizi engelleyen ve her fırsatta İslam Dünyasını kaosa sürükleyen İran’a karşı Güney Türkistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar en avantajlı ve güçlü durumda.
Türkiye, 1774’ten beri ilk kez, Rusya’ya karşı Karadeniz’de, Kafkaslarda ve Türkistan coğrafyasında en avantajlı ve güçlü durumda.
Türkiye, 1798’den beri ilk kez, Fransa’ya karşı Suriye’de, Kuzey Afrika’da, Mısır’da en avantajlı ve güçlü durumda.
Türkiye, 1871’den beri ilk kez Almanya’ya karşı, Türkistan’da, Balkanlarda ve İslam coğrafyasında en avantajlı ve güçlü durumda.
Türkiye, 1949’dan beri ilk kez, Çin’e karşı Türkistan’da, Endonezya, Malezya ve Pakistan coğrafyasında en avantajlı ve en güçlü durumda.
Türkiye, 1952’den beri ilk kez, NATO içindeki askerî kabiliyetleri, silah sistemleri ve ateş gücü anlamında en güçlü ve en avantajlı durumda.
Türkiye, 1992’den beri ilk kez, Avrupa Birliği’ne karşı psikolojik, ekonomik ve askeri olarak en avantajlı ve en güçlü durumda.
Türkiye, son 200 yılda ilk kez, Türk-İslam coğrafyasına hiç olmadığı kadar entegre olmuş, dünya politik sahnesini domine eden, etki alanı üç kıtaya yayılmış ve hiçbir emperyalist bloğun “yok sayamayacağı” kadar güçlü ve avantajlı durumda.

Yeni Dünya Düzeni Kurulurken Türkiye’ye Karşı Birleşik Cephe

Ancak Türkiye’nin İran’a, Rusya’ya, Almanya’ya, Çin’e ya da topyekun AB’ye karşı olan avantajları, adı geçen ülkelerin otomatik olarak ve gönüllü bir şekilde, kenara çekileceği, Türkiye’nin yükselişine destek olacakları ya da kendileri aleyhine akan zamana ayak uyduracakları anlamına gelmiyor.

Zira çatışan “ulusal çıkarlar” sebebiyle her yükseliş, yükselenin karşısında bir bloğun oluşmasına da sebep olur. Türkiye’nin yükselişi Rusya’yı, İran’ı, Yunanistan’ı, Almanya’yı birbirine yaklaştırdığı gibi Çin’in yükselişi de Japonya’yı, Kore’yi ve Avustralya’yı hiç olmadıkları kadar ABD’nin yanına itiyor.

Ukrayna özelinde Rusya’yla çıkarları çatışan Almanya, söz konusu olan Türkiye’nin Türkistan coğrafyasına açılması olunca Rusya’nın yanında yer alabiliyor. Ya da Türkiye’nin AB dışında kalması için her şeyi yapan ve Türkiye karşıtı pozisyon alan devletler, askerî anlamda Avrupa’nın güvenliği söz konusu olunca birdenbire Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olduğunu hatırlayıveriyorlar. Çelişkili gibi görünen bu tutumlar aslında “ulusal çıkarların” farklı coğrafyalarda, farklı konularda, farklı aksiyonları gerektirmesinden başka bir şey değil.

Türkiye’nin Türk ve İslam coğrafyasının tamamında askeri, ekonomik, siyasi anlamda yükselişine karşı olan devletlerin birleştiği bir konu daha var: Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı. Onlar da görüyorlar ki Erdoğan, yaptıklarıyla ve yapabilecekleriyle, tüm bölgesel dengeleri bozabilme gücüne sahip. Üstelik kriz anlarında karar almaktan ve sert güç kullanmaktan çekinmeyen bir yapısı var.

Doğal olarak Türkiye üzerine yaptıkları analizlerin merkezine hep Erdoğan’ı koyuyorlar ve Erdoğansız bir Türkiye’nin hayalini kuruyorlar. Bu kısım bizim için önemli zira son 25 yıldır muhalefetin, son dönemde de Özel-İmamoğlu kliklerinin temel hedefinin Erdoğan olması tesadüf değil. Türkiye’yi Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Afrika’da ve Türkistan’da engelleyemeyenler tüm güçleriyle Türk kamuoyunu etkilemeye, Erdoğan karşıtlığını adeta bir din gibi muhalif kesimlere zerk etmeye devam ediyorlar.

Bu algı operasyonları sırasında en büyük yardımcıları olarak da fonladıkları, reklam adı altında destekledikleri, sosyal medya algoritmalarıyla görünür olmalarını sağladıkları iliştirilmiş gazeteciler, sosyal medya ünlüleri ve duayen cahil Uğur Dündar gibilerin oluşturduğu milyon takipçili x kullanıcıları var.

Tabii bu bağları tespit etmek dışarıdan bakınca çok kolay olmuyor. Örneğin, Türkiye’de İrancı olarak bilinen yapıların arkasına bakınca ya da AB kaynaklı denilen fonlara bakınca, bazen gösterilen dışında devletleri/devleti görmek mümkün! Kimi zaman Rusya, kimi zaman Almanya ya da Çin, gösterilenin/görünenin arkasından çıkıyor.

Kafaları karıştıransa örneğin Rusya’yı Rus Devletinin sınırlarından ya da Almanya’yı Alman Devletinin sınırlarından ibaret görmek. Oysa nasıl ki her devletin başka devletlerdeki büyükelçilikleri o devletin parçası sayılıyorsa her iddia sahibi devletin de başka ülke topraklarında sahip oldukları ağlar var. Hollanda merkezli bir savunma sanayi firması Türkiye’de birileriyle iş yapınca bu otomatik olarak Hollandalıyla Türk’ün işbirliği anlamına gelmeyebilir. Bazen Hollanda’daki Rus varlığının Türkiye’deki Rus varlığıyla ilişkilenmesi söz konusudur. Ya da İran’daki ya da İsrail’deki…

İşte Türkiye ve Erdoğan karşıtı devletlerin Türkiye’de hedefledikleri şey, tüm ağlarını kullanarak Türkiye’yi, Anadolu topraklarının dışına ulaşan adımları atmaktan alıkoymak yani Anadolu’ya hapsolmuş bir iktidarın var olduğu bir Türkiye yaratmak. Bu amaca ulaşmak için kullandıkları unsurlar da muhalif görünen partiler ve her türden medya, sosyal medya ünlüsünün dahil olduğu ağlar.

Böylece Erdoğan karşıtlığını bir örgütlenme aracı olarak kullanmayı ve geniş kitleleri yönlendirmeyi amaçlıyorlar. Ancak şu nokta da unutulmamalı! Bir devlet, hedef ülkede ağlar kurarken sadece muhalif yapılarda örgütlenmez. Şayet Yeni Parti’ye ya da Medyascope, OnlarTV gibi odaklara yatırım yapıyorsa mutlaka AK Parti içinde de kendi ağına bağlı kişiler bulunmuş ve yapılar oluşturulmuştur. Hatta bazen, örneğin muhalefet bloğunda bir sözde gazeteciye itibar kazandırmak için, AK Parti içindeki bir başka elamanlarına bilinçli olarak saldırtabilirler.

Dışarıdan bakan, bu çatışmanın iktidar-muhalefet çatışması olduğunu düşünür ama aslında çatışan taraflar aynı yere hizmet ederler. Biz buna Türkiye’deki Rusya, Türkiye’deki Almanya, Türkiye’deki Çin diyebiliriz. Yani bu yapılar iktidarından muhalefetine, yasal derneklerden illegal örgütlere kadar kullanabilecekleri her yapıya nüfuz etmek isterler. Böylece “derenin taşıyla derenin kuşunu”, verimlilik etkin şekilde vurabilirler. Amaç, Türkiye’yi dışarıda hareket edemez, bölgesel aktör olmasını sağlayacak adımları atamaz hale getirmektir.

Erdoğan Sonrası “Out”, Erdoğan Ailesi Sonrası “In”

Buraya kadar hikâyenin 24 yıldır aynı olduğu düşünülebilir. Gerçekten de çok uzun zamandır Türkiye’nin yükselişini engellemek için Erdoğan karşıtlığının muhalif kesimlere dayatıldığı bariz. Ancak bugün farklı olan bir durum var ve bu fark, hem Özel-İmamoğlu’nun stratejik hesaplarının hem de Yeni Parti’nin yol haritasının anlaşılması açısından çok önemli.

Sanılanın aksine, bugünün ana stratejik hedefi, 24 yıldır yenilmeyen Erdoğan değil. Hatta sorunun adı, “Erdoğan sonrası” da değil zira Sayın Cumhurbaşkanımızın tam bir seçim uzmanı olduğu ve o sahaya inince, yani halkın arasına karışınca, halkla göz mesafesine gelince, halkla el ele tutuşunca tüm anketlerin boşa düştüğü bariz gerçekler.

Ayrıca AK Parti–CHP kutuplaşmasının da AK Parti lehine sonuçlandığı geçen on yıllarda defalarca ispatlandı. Yani mevcut koşullarda, özellikle muhalefet bloğunun kurumsal zaafiyetleri ve liderlik sorunları düşünülürse “Erdoğan’ı yenmek” gibi bir amacın gerçekçi olmadığını, bu söylemin yani “kazanabiliriz söyleminin” sadece son 24 yılda derin hayal kırıklıkları içinde düşünme yeteneğini kaybetmiş kitleleri bir arada tutmak için “propaganda” malzemesi olarak kullanıldığını düşünebiliriz.

Peki bugünkü Erdoğan karşıtı cephenin “ana hedefi” Erdoğan’ı sandıkta yenmek ya da Erdoğan sonrasına hazırlık yapmak olmayacağına göre amaç ne olabilir?

Birinci amaç, stratejik değeri anlamında, muhalif olduğu varsayılan ya da Erdoğan karşıtı olarak tanımlanabilecek kitlenin şartlar ne olursa olsun, “bir arada tutulmasıdır.” Bu amaç her yabancı devlet için de makul bir tutumdur zira %25-50 arasındaki bir muhalif kitlenin varlığı, taktik seviyede, istenilen zamanlarda, istenilen hamlelerin yaptırılabilmesi demektir. Şayet muhalif kesim küçük parçalara ayrılırsa taktik ve operasyonel seviyede önemini kaybedecektir. Bu yüzden Erdoğan karşıtı kitlenin, oy oranı yüksek, tek bir partinin etki alanında olması mecburidir. Bu mecburiyeti sahada görmek de mümkün.

Özel-İmamoğlu klikleri CHP’den ayrılıp Yeni Parti’yi kurarken yaratılan iklimi gözünüzün önüne getirin. İnanılmaz bir yıkıcılıkla başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere tüm CHP’lileri “hainlikle” suçladılar ve CHP’nin kapatılması gerektiğini bile söylediler. Bunu da yapmak zorundaydılar zira %25-30’luk bir kitlenin 15-15 paylaşılmasının taktik ve operasyonel seviyede yabancı unsurların yatırım yapacağı bir orana karşılık gelmediğini kendileri de biliyordu. Doğal olarak Yeni Parti’nin “muhalefet partilerinden biri” olması yetmeyecekti ve yetmedi. Yeni Parti’nin her daim “ana muhalefet ya da muhalefetin merkezi” olması gerekiyordu ki “Erdoğan ve Türkiye karşıtı güçlerin” desteği sağlanabilsin. Bugün yapılan da bundan başka bir şey değil.

HalkTV, SözcüTV, Cumhuriyet gibi iliştirilmiş yapılar tüm güçleriyle Kılıçdaroğlu’na hakaretler etmeye, Özel-İmamoğlu’nu yüceltmeye ama daha önemlisi %25-50’lik muhalif tabanın kendi kontrollerinde olmasına uğraşıyorlar. Bu durum öylesine kritik ki CHP, tamamen etkisiz kalana ya da teslim olup Türkiye karşıtı cephenin aparatı haline dönüşene kadar Sayın Kılıçdaroğlu’na ve yanında duranlara saldırmaya, hakaret etmeye, itibarsızlaştırmaya devam edecekler.

Konunun nereye ulaşabileceğini doğru anlamamız açısından söylüyorum; CHP ve Kılıçdaroğlu’nun “arınma” söylemi üzerinden kurumsal yenilenmesinin ve Kılıçdaroğlu’nun çok anlaşılır biçimde ortaya koyduğu şekilde “Türkiye’nin Osmanlı coğrafyasında var olması” gerektiği fikrinin tüm muhalif seçmene yayılmaması için kaset operasyonları dahil her türlü aşağılık yönetimin kullanılması artık olası.

Yeni Parti ve arkasındaki güç odaklarının kendilerini ahlaki değerlerle ya da ilkelerle bağlı hissetmedikleri düşünülürse CHP’nin her türlü saldırıya maruz kalacağını öngörmemiz gerekir. Bu noktada, CHP’de yaşanacak ilk Kurultayın hayati olacağını da aşikar. İlk Kurultay’da ya CHP her anlamda arınacak ve Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde yoluna devam edecek ya da kısa sürede Yeni Parti kadroları tarafından ele geçirilecektir.

Bu yazının konusu değil ama Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olmadığı bir Kurultay sonucu ortaya çıkarsa CHP’nin, Özel-İmamoğlu klikleri tarafından ele geçirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Zira ortada bir ölüm-kalım savaşı vardır ve bu savaş iki yönlüdür. Bir yanda Türkiye’nin bölgesel etki alanını genişletmesini ne olursa olsun engellemek isteyen yabancı devletlerin varlık-yokluk savaşı, diğer yanda muhalif cephenin kontrolünü kaybettiklerinde lüks yaşamlarına veda etmeleri gerektiğini bilen Özel-İmamoğlu klikleri ve onlara iliştirilmiş medya unsurlarının varlık-yokluk savaşı.

Bu derece kesin bir kanaate ulaşmamıza yardımcı olan iki gelişmeyi de paylaşmak isterim. Bunlardan biri kendilerine eski milletvekilleri diyen bir grubun kendi şahsiyetlerini ve geçmişlerini inkar ederek “264 Eski Milletvekili” adı altında aparatlaştırılmayı kabul etmesi.

Tek tek baktığınızda anlam yükleyebileceğiniz bu isimler, kendilerine dayatılan metinleri imzalamaya zorlanıyorlar ve içlerinden biri bile, “Ya hu ben yıllarca milleti temsil ettim. Benim, 264 kişi bir araya gelmemiş olsa da söyleyecek kendi sözüm var!” demiyor. Bu 264 ismini ve ağırlığını reddeden zata her fırsatta metin imzalatıyorlar. En son “CHP’den topluca istifa ettirdiler.” Ancak emin olun yakın zamanda “264 Milletvekili” olarak Özgür Özel’in hakkındaki fezlekelere de karşı çıkacaklar, CHP’nin aldığı kararlara karşı bildiri de yayınlayacaklar. O kadar kendilerinden geçmişler ki isimlerini unutup “264’ün 1’i” olarak yaşamayı kendilerine reva görmüşler. Ne acı bir son! Ne ızdırap verici bir çöküş!

Kanaatimizi güçlendiren ikinci konuysa Atatürkçü Düşünce Derneği ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin süreç içinde takındıkları Özel-İmamoğlu yandaşı katı tutumlar. Üyelerinin belki %90’ının aynı zamanda CHP üyesi olduğu bu iki derneğin, bu derece taraf olması, sıradan bir karar değil. Tam aksine Özel-İmamoğlu kliklerinin “emir eri” olduklarının ilanıdır ve artık taraf olmuşlardır.

Normal şartlarda, CHP-Yeni Parti yarışmasında taraf olmaması gereken bu iki derneğin bu tercihi, bizlere kavganın ne kadar büyük olduğunu ve muhalif tabanın ne olursa olsun bir arada, ama Özel-İmamoğlu kliklerinin etkisi altında, tutmak istediklerini göstermesi açısından önemlidir. Demek oluyor ki ADD ve ÇYDD, üye kaybetmeyi, bağış kaybetmeyi, ilkesel bir tutarsızlık içinde olmayı sorun etmiyorlar ve takındıkları tavrın, bunlardan daha büyük bir amaca hizmet ettiğine inanıyorlar! O amaç da belli: Ne olursa olsun muhalif kesimin kontrolünü kaybetmemek.

O halde bu acelenin, bu kadar sert bir kavganın bir başka stratejik hedefi daha olmalı. İkinci stratejik amaç, kanaatimizi odur ki, Erdoğan’ın 2028’de ya da bir süre öncesinde yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesi değildir. Bu kadar kısa süre içinde Erdoğan’ı yenemeyeceklerini en iyi kendileri bilir.

Bildikleri bir şey daha var: 2028-2033/35 arasında küresel anlamda dananın kuyruğu kopacak. Küresel paylaşım savaşının hazırlık dönemi neredeyse tamamlanmış olacak. Yani bu süre boyunca yapılabilecek hedef ve planlama hatalarının taktik adımlarla geri çevrilmesi ihtimali ortadan kalkmış, imkansız hale gelmiş olacak. Bir başka deyişle Türkiye’nin en kritik 5 yılına doğru yürüdüğümüz bu dönemde ya yabancı devletler Türkiye’deki ağlarını maksimum seviyede kullanarak Türkiye’nin rotasını değiştirmeyi, hazırlıklarına sekte vurmayı başaracaklar ya da Türkiye, doğru adımları atarak bölgesel etki alanını genişleterek tüm hazırlıklarını tamamlayacak. Bu 5 yıl ve devam edecek 5 yıl, aslında ondan sonra gelecek 100 yılı belirleyecek.

Başta söylediğimiz gibi İran, bu süreci göremeden oyun dışı kaldı ve gelecek 100 yılı kaybetti. Rusya, Ukrayna’da geleceğini kaybetti. Avrupa, özellikle Almanya, cahil siyasilerin elinde, küresel aktör olma şansını yitirdi. Fransa’yı saymaya bile gerek yok. Fransa dün olduğu gibi bugün de sadece süper güçlere yapışarak, onlardan kalanlarla beslenen iddiasız bir devlet haline geldi. İşte bu tabloda yönü belli olmayan tek ülke Türkiye! Çünkü hala yabancı ülkelerin Türkiye’deki ağları aktif, hala Erdoğan karşıtı cephe Özel-İmamoğlu klikleri tarafından yönlendirilmeye açık ve hala CHP, “Osmanlı Coğrafyasında var olmak” şeklinde formüle edilen yeni duruşunu güçlü şekilde kitlesine kabul ettirmiş değil.

İşte böylesi bir ortamda Özel-İmamoğlu kliklerinin ve onları besleyen yabancı ağların stratejik hedefi: Erdoğan efsanesinin son bulması yani 24 yılda inşa edilen tüm bu yapının Sayın Cumhurbaşkanımızın hayatıyla sınırlı kalması ve ondan sonra Erdoğanizmin devam etmemesi! Yani Erdoğan döneminin bir parantez içine alınarak sona erdirilmesi!

Doğal olarak bu hedefin bir yanında AK Parti içinde, yabancı ağlarla bağlı yapıların etkinlikleri var, diğer yanındaysa Erdoğanizm’in, Bilal Erdoğan ile devam etmemesini sağlama amacı… İşte stratejik hedef bu: Erdoğan parantezini, Bilal Erdoğan’ın siyasi yükselişine izin vermeden kapatmak ve Türkiye’yi de AK Parti eliyle Anadolu’ya hapsedecek kadrolara teslim etmek.

Şimdi bu konuyu biraz derinleştirelim. Zira, Yeni Parti ya da Özel-İmamoğlu kliklerinin amacının 2028 seçimleri olmadığını söylemiştik. Gerçekten de bu önemli değil. Zira onlar Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye’de düzenlerinin sorunsuz olarak devam edebileceğini, yabancı ağlardan alacakları desteklerle günlerini gün edeceklerini düşünüyorlar.

Muhalif denilen medyanın da %100 kendilerini destekledikleri malum. HalkTv, SözcüTv, OnlarTv, Medyascope, Birgün gibi yapılar ve milyon takipçili sosyal medya ünlüleri hem yeni figürlerin halkın karşısına çıkmasını engelliyorlar, hem de muhalif tabanın kendileri dışında bir fikir edinmelerinin önüne set çekiyorlar. Böylece kendilerinin çalıp kendilerinin oynadığı bir tiyatroya dönüşüyor tüm muhalif siyaset.

Burası çok kritik, zira son 25 yılda, öyle ya da böyle, AK Parti/Erdoğan karşıtı muhalefet, “kendi yol haritasına göre” siyaset yapıyor ve kendi siyasi hedeflerine yürüyordu. İmamoğlu’nun İBB Başkanı olmasından sonra CHP ele geçirilirken aynı zamanda AK Parti içindeki Erdoğan Ailesi sonrasına hazırlık yapan yapılar da İmamoğlu ve Özel klikleriyle bağ kurdular.

Bugün Gelinen noktadaysa İmamoğlu-Özel klikleri, arkalarına taktıkları tüm vatandaşlarla beraber, AK Parti içindeki iktidar kavgasının aparatı haline dönüştürüldüler. Bundan sonra bu yapıların ne yapıp ne yapmayacağı, sokağı hedef alıp almayacağı, AK Parti içindeki mücadelede taraflardan birine saldırıp saldırmayacağı “Erdoğan Ailesinden Sonrası”na hazırlık yapan ekipler tarafından belirlenecek.

Yani her unsuruyla Yeni Parti, AK Parti içindeki çelişmelerin bir cephesi haline getirilmiş durumda. Karşılığında da hem tezgahlarını koruma yani samimi Atatürkçüler üzerinden zenginliklerini koruma ve büyütme hakkını alacaklar, hem de Türkiye’nin Anadolu’ya kapanmasını temin ederek, tıpkı 90’lardaki gibi, sistemin zayıflığı içinde güçlü yapılar olarak yaşamaya devam edecekler. Hatta sorarsanız Erdoğan’ın olmadığı bir ülkede seçim kazanabileceklerini bile iddia edebilirler.

İç Cepheyi Her Anlamda Birleştirmek Bir Zorunluluktur

Buraya kadar Yeni Parti’nin hangi amaca hizmet edeceğini anlattık. Ancak unutmamak gerekir ki bahsettiğimiz durum bir “cephe mücadelesi”. Yani Yeni Parti, kutsal bir yapı değil. Hatta tam tersine, İmamoğlu ekibine yönetim kadrolarında yer verilmemiş olması ve Karayalçın’ın kendi adamlarıyla korunaklı mesafeden Yeni Parti’de yer alması bize Yeni Parti’nin “feda edilebilir” olduğunu anlatıyor.

Bir kısım Yeni Partilinin ve siyasetten zerre anlamayan Özgür Özel’in iddialarının aksine, mevcut durumda muhalefetin herhangi bir partiye ihtiyacı yok. Asıl ihtiyaç duyulan şey: klasik CHP seçmeninin partilerinden kopartılması ve kendi kontrollerinde kalması.

Zaten halihazırda İYİ Parti var. İmamoğlu-Özel klikleri, icap ederse, Yeni Parti’yi feda edip, İYİ Parti listelerinden seçimlere girebilirler ki halihazırda İYİ Parti’nin de ittifak yapmak dışında siyaset hayatına devam etmesi imkansız. Zira büyük bir baraj sorunları var ve bu baraj sorununu ancak ittifaklarla kamufle edebiliyorlar.

Diğer seçenek de “her yaştan ergenin partisi TİP”. İhtiyaç halinde TİP listelerinden de seçime katılabilir, Özel-İmamoğlu klikleri. Tabi bir hareket olarak klasik CHP seçmenlerini kendi kontrollerinde tutabilirlerse. Açıkçacı ben, özellikle İmamoğlu kliğinin, geleceğe yönelik olarak, çok detaylı bir parti programı hazırladıklarını, akdemisyenlerden, iş insanlarından, toplumun farklı kesimlerinden şöhretli insanları, bir hareket etrafında birleştirerek seçimlere parti değil ama “bir hareket” olarak hazırlandıklarını ve İYİ Parti listelerinden seçime girmelerinin daha olası olduğunu düşünüyorum. Zira Yeni Parti, CHP’yle mücadelesinde hem çok yıpranacak hem de klasik CHP tabanı dışında çok da ilgi çekmeyecektir.

Oysa Türkiye’nin bölgesel adımlar atmasını engellemek isteyen yapılar, AK Parti içindeki adamlarının daha rahat hareket etmesini sağlamak için, AK Parti’ye muhalif her kesimin desteğini “tek noktada” birleştirmek isteyeceklerdir. Bu da demek oluyor ki bundan sonraki süreçte, mevcut CHP ve Sayın Kılıçdaroğlu “şeytanlaştırılırken” CHP’den kopartılacak herkesin “duygularından yakalanarak” emre amade şekilde, hazır tutulması hedeflenecektir.

Bu noktada, 1980 sonrası kurulan düzen ama özellikle 1990’ların yapılanmaları “son kozlarını” oynamak isteyeceklerdir. Bu da “eski Güvenlik bürokratlarının” kişisel ilişki ağlarından ve mesleki avantajlarından faydalanarak Özel-İmamoğlu kliklerinin hem CHP’ye karşı mücadelelerinde hem de Erdoğan Ailesi sonrası için yapılacak mücadelede “oyun kurucu” olabileceği anlamına gelebilir.

Yani eski istihbaratçılardan, eski askerlerden, eski siyasetçilerden oluşturulmuş bazı gruplar, örneğin CHP’de kalmakta ısrar edecek kişileri hedef alabileceği gibi, CHP’de siyaset yapmak isteyen yeni insanların da önüne kesmek için faaliyet gösterebilirler.

Bu durum, tam anlamıyla Türk demokrasisi için bir tehdittir. Zira kişilerin siyaset yapma hakkını ortadan kaldırdığı gibi, rabıta halinde bulunulan kişilerin eşit rekabetle değil klik desteğiyle ön plana çıkarılmasını da içerir ki bu da siyasetin en baştan dizayn edilmesi demektir. Üstelik bu konuda bir diğer avantaj da her türlü medyanın “kontrol” altında tutuluyor olmasıdır.

Milyonlarca takipçili sosyal medya hesaplarına sahip olan tipler, birilerinin parlatılmasında rol alırken, fonlanan belli mecralar üzerinden alternatif fikirler yok edilmektedir. Bu da milyonlarca samimi Atatürkçü’nün bir avuç örgütlü klik mensubu tarafından vatan ve millet düşmanı amaçlar için manipüle edilmesi anlamına gelecektir ki asıl tehlike budur.

Hatırlanmalıdır ki artık en büyük risk, “iç cephedir”. İç cephenin, manipülasyona açık bırakılması bölgesel iddia sahibi hiç bir devlet tarafından kabul edilemez. Bu anlamda MİT başta olmak üzere tüm Güvenlik kurumlarına iş düşmektedir.

Dezenformasyonla mücadeleden siber güvenliğe, kişisel verilerin korunmasından etki ajanlarının etkisizleştirilmesine kadar geniş bir yelpazede proaktif olmak ve halkı korumak esastır. En son İBB merkezli casusluk davasında da görüldüğü üzere, kitleleri manipüle etmek için artık kamu kurumlarının ve belediyelerin bilgi ağları kullanılmakta, Cambridge Analytica benzeri uygulamalarla seçmenler yönlendirilmekte ve gayri milli odakların planlarına dahil olmaktadır. Bu konu özelinde alınacak önlemler, yakın geleceği de belirleyecektir.

Sonuç itibariyle; Türk milletinin önümüzdeki 100 yılını etkileyecek olan küresel hesaplaşma sürecinde, normal dönemlerin normal alışkanlıklarıyla ne mevcut durum anlaşılabilir ne de Türk milletinin yarınları garanti altına alınabilir. Türkiye’nin Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki yükselişi ve Anadolu’nun tüm yönlerde sınırlarını aşarak bir etki alanı inşa etmeye dayalı politikaları, Rusya ve Almanya başta olmak üzere Türk-İslam coğrafyasında etkisini kaybetmek istemeyen devletler tarafından bastırılmak istenmektedir.

Türk’ün yükselişini durdurmanın, kendilerine göre en kolay yolu, Recep Tayyip Erdoğan dönemini “bir parantez dönemine” çevirmek yani Erdoğan’dan sonra Erdoğanizmin AK Parti’deki bir grup tarafından “tasfiyesini” sağlamaktır.

Bu noktada plan iki ayaklıdır. İlk ayakta 2028 seçimleri öncesinde AK Parti’de Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra başka bir Erdoğan’ın yani Bilal Erdoğan’ın Genel Başkan/Cumhurbaşkanı Yardımcısı olmasını engellemek, ikinci ayaktaysa Özel-İmamoğlu kliklerinin tüm klasik CHP tabanını kontrol etmelerini sağlandıktan sonra AK Parti içindeki “Erdoğan Ailesi Sonrasına” hazırlık yapan ekiplerin emrine amade etmektir.

Bu anlamda 2028 seçim sürecinde Sayın Bilal Erdoğan’ın siyasi bir görev almasını engellemek ve bu amaca ulaşmak için de İmamoğlu-Özel kliklerinin kontrolündeki muhalefet kullanılmak istenmektedir. An itibariyle Yeni Parti diye uzun yıllar yaşatılmak istenen bir parti yoktur. Tam tersine Yeni Parti, feda edilebilir bir yapıdır. Zamanı gelince, yani 2028’e kadar işlev görecek ve sonra yok olacaktır.

Tüm Güvenlik bürokrasisi ve Türk milleti, en geç 2035’e kadar devam edecek Küresel Savaşa hazırlık sürecinde olduğumuzu kabul ederek yol ayrımının 2 seçenek sunduğunu görmelidir. Bunlardan ilki, Türkiye’yi Anadolu’ya hapsedecek politikaları benimseyen yabancı devletler ve onların etki alanındaki Yeni Parti tayfası ve tam karşısında Türkiye’nin bölgesel aktör olma yolunu ören Sayın Erdoğan’dır. Diğer tüm yapılar, bu iki yolun farklı renklerine karşılık gelmektedir.

Umuyorum ki Türk milleti ve hala düşünmeyi unutmamış olan Cumhuriyet çocukları, medyadaki iliştirilmiş unsurlardan kendilerini kurtararak doğru tavrı geliştirebilir. Ve umuyorum ki AK Parti içinde “Erdoğan Ailesi’nden sonrasına” hazırlık yapan unsurlar da AK Partililer tarafından tespit edilebilir.

Tayfun Şahin, 8 Eylül 2026

Tayfun Şahin, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İletişim, Propaganda, İstihbarat ve Türk Devrim Tarihi konularında çalışmalar yapmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Strateji, jeopolitik, güvenlik, istihbarat, politika, yakın tarih, NATO, ABD-Çin rekabeti ve benzer konular ilgi alanlarını oluşturmaktadır.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir