Mustafa Sarıgül’den Muharrem İnce’ye Casusluk Davasının İşaret Ettikleri

Başrollerinde Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Hüseyin Gün ve Merdan Yanardağ’ın olduğu casusluk davasının ilk duruşması 11 Mayıs’ta yapıldı. İmamoğlu/Özel ekipleriyle iltisaklı medya çalışanlarının yazdıklarına, söylediklerine bakılırsa tüm İBB ile ilgili davaların “içi en boş” olan bu: Casusluk Davası.

Ancak bu yargının altı, duygusal gerekçeler dışında bugüne kadar doldurulamadı. Davanın boş olduğunu iddia edenler genelde “bireysel kefalet” üzerinden konuyu ele alarak, “o yapmaz, ona yakışmaz, casuslukla ne işi olabilir” gibi duygusal ifadeler kullanıyorlar. Açıkçası hem ifadeleri, hem iddianameyi hem de bu davanın ana aktörü olan Necati Özkan’ın tüm açıklamalarını takip eden biri olarak, iliştirilmiş medya mensuplarının söylediklerinin aksine davanın gayet dolu olduğunu, savcılık makamının konulara hakimiyetini çok etkileyici bulduğumu söylemek isterim.

Zira iddianame gayet derinlikli, bakış açısı çok boyutlu ve en önemlisi Necati Özkan ve müzahir medya unsurlarının tüm aşağılama çabalarına rağmen Hüseyin Gün, çok önemli ve kritik bir bilgi kaynağı. Hüseyin Gün’ün, her şeyi not alma alışkanlığı ve henüz tüm dijital dokümanların ortaya çıkmamış olması da yarınlarda çok daha büyük sürprizlerin ortaya çıkabileceğini gösteriyor.

Bu anlamda bugün, Casusluk Davasını, hem iddianame hem de konu üzerine en çok söz söyleyen Necati Özkan’ın ifadesi/açıklamaları temelinde ele almak istiyorum. 

Necati Özkan Kendisini Gerçekle Bağlamayı Sevmiyor

Necati Özkan’ın “seçim kazandırdığı için” dahil edildiğini düşündüğü Casusluk Davasının nasıl ortaya çıktığı önemli zira soruşturma konusunun başlangıcında ne İmamoğlu var ne de Necati Özkan. Yani dijitallere ve yazılı materyallere el konulduğunda hiç kimse konunun İBB’yle ilgili olabileceğini düşünmüyor. Ele geçirilen dijitallerden nelerin çıkacağını bilmiyor. Bir başka deyişle bu dijital materyallerin önceden hazırlanmış olma ihtimali yok! 

Çünkü soruşturmanın nasıl başladığını Casusluk İddianamesi’nin aşağıda ekran görüntüsünü verdiğim 10. sayfada yer alan bölümünden öğreniyoruz:

Bu kısım önemli zira gerek İmamoğlu gerekse de Necati Özkan ve Merdan Yanardağ, daha en baştan yaptıkları açıklamalarda soruşturmanın haksız ve hukuksuz olduğunu ilan ediyorlar. Konuyu en başından beri en fazla gündeminde tutan ve yayınladığı “hakikat mektupları” isimli notlarla kamuoyunu etkilemeye çalışan Necati Özkan da, Kandıra Cezaevinden yayınladığı bir açıklamada aynen şöyle diyor: 

“Bu sabah Kandıra’daki hücrede açtığım TV kanallarında, içinde adımın geçtiği yeni bir hakikat dışı, saçma sapan iddia ve akıl tutulmasına dayalı operasyon haberine şahit oldum. Operasyonun zamanlaması manidardı. (…) 42 yıllık iş hayatımda titizlikle inşa ettiğim kişisel itibarımız ve lekesiz, onurlu adımın ‘casusluk’ gibi bir suçlamaya kirletilmeye çalışılması hiçbir suretle kabul edilemez. Bugünkü haberlerden casusluk iddiasıyla tutuklandığını öğrendiğim şahısla tek irtibatım 2019 yerel seçimleri sonrası kendisinin sosyal medya analiz yazılımı olduğu iddiasıyla ve bunu pazarlamak amacıyla talep ettiği toplantı üzerine gerçekleşmiş, bu görüşme ise olumsuz sonuçlanmıştır. Bu görüşme sonrasında ise hiç bir şekilde irtibatım olmamıştır.”

24 Ekim 2025 tarihli bu açıklama çok önemliydi zira ilk kez, sanık Necati Özkan’ın kaleminden konuya vakıf olmuştuk. Gökhan Günaydın da ilgili açıklamayı X hesabından, “İtibar suikasti bu kadar kolay ve vahşi olmamalı” üst yazısıyla paylaşmıştı. Doğal olarak kamuoyu ilk bu açıklamayla imal edildi.

Ancak kısa süre sonra, 17 Kasım 2025’te Necati Özkan, T24 isimli İnternet haber sitesinden Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda aynı olayı şöyle açıklayacaktı: 

“24 Ekim Cuma sabahı benim için Kandıra Cezaevi’nde aylardır yaşadığım sıradan bir gün olarak başladı. O gün CHP’ye yönelik “mutlak butlan” davası ile ilgili nihai karar bekleniyordu. Sabah sayımından sonra tek başıma kaldığım hücremde haberleri almak için televizyonu açtığımda, alt bantlarda adımın da aktığı soruşturma anonsunu gördüm. Bendeki ilk duygu tam bir şaşkınlıktı. Çünkü adım bir casusluk soruşturmasında anılıyordu, hem de hiçbir tanışıklığımız olmayan, fiziki olarak hiçbir arada bulunmadığımız Merdan Yanardağ ile birlikte. Tabii bir de “casusluk” iddiasıyla daha önce tutuklanmış olduğu bildirilen Hüseyin Gün isimli şahısla… Hüseyin Gün’ü hatırlayamadım. Hücremde saatlerce düşündüm “Kim bu adam” diye ama zihnimde hiçbir karşılığı yoktu.

O gün öğleden sonra, bu yeni ve beklenmedik durumu konuşmak üzere ziyaretime gelen avukatım, Hüseyin Gün ile ‘annesinin Ekrem İmamoğlu ile çekilmiş fotoğrafını gösterince olayı hatırladım. Hatırladığım, Hüseyin Gün değil, annesiydi ilkin. Çünkü kılığı kıyafeti, eldivenleri ve şapkasıyla benim ofisime geldiği andan itibaren unutulmaz bir profil olarak zihnime girmişti. Hüseyin Gün adlı şahsı ise bugün bile sokakta görsem hatırlayamazdım. 23 Haziran 2019 seçimlerinden sadece 12 gün önce, “Amerika’da çok başarılı olmuş bir Türk iş adamı ve teknoloji yatırımcısı” olarak beni ziyarete gelmişti ilgili şahıs. Gelirken de annesi veya manevi annesiyle gelmişti. Bir gün önce adresimi istemişti. Mesajla ofisimin bilgilerini göndermişim ve ardından tanışmak için ikisi birden ofisime gelmişler. Bütün hikâye bu; 23 Haziran 2019 seçimlerinden önce sadece tek bir kez görüşmüşüz. Ancak avukatımın gösterdiği fotoğraf sayesinde o toplantıyı hatırladım ve medyada anlatılan hikâyenin bu kadar gerçek dışı olması karşısında ne hissedeceğimi bilemedim.”

Görüleceği üzere yaklaşık 3 hafta arayla yayınlanan 2 açıklama birbiriyle ilgisiz 2 hikaye barındırıyor. 17 Kasım’ı referans alırsak, Necati Özkan adamı düşünüyor, annesi üzerinden hatırlıyor, seçimden 12 Gün önce 1 kez görüştüğünü avukatına söylüyor. Ancak aynı gün kendi imzasıyla yayınlanan 24 Ekim tarihli açıklamada yukarıda okuduğunuz üzere tamamen farklı bir hikaye anlatmayı tercih ediyor. İşin ilginç yanı, ilk açıklamayı sosyal medyada paylaşan iliştirilmiş hesapların tamamı 17 Kasım’daki röportajı da aynı heyecanla paylaşıyorlar ancak hiçbiri “bu anlatılanlar aynı şeyler değil” deme ihtiyacı duymuyor!

Necati Özkan “gerçeğe bağlı kalmayan” bir profil çiziyor

Bu kısım bizim için önemli zira Necati Özkan, kendisini her ne kadar “hakikatin iletişimini” yapan biri olarak lanse etse de bırakın hakikati, gerçeğe bile bağlı kalmayan bir profil çiziyor.

Elbette bu kendisinin ve avukatların bileceği bir iş. Ancak bu alışkanlık tüm açıklamalarında yer etmiş gibi görünüyor. Zira ilk açıklamasında “seçimden sonra 1 kez görüştüm” diyen, ikinci açıklamasında/röportajda “seçimden 12 Gün önce 1 kez görüştüm” diyen Özkan, İBB davası kapsamında yaptığı savunmadaysa aynen şöyle söylüyor:

Sayın mahkemenin dikkatine, bu davaya paraşütle indirilen ve üstelik de örgüt yöneticisi yapılarak hiyerarşik olarak benim amirim konumuna getirilen Hüseyin Gün isimli şahısla tüm ilişkimin 4 görüşme ve birkaç WhatsApp mesajından ibaret olduğunu hatırlatırım.” 

Necati aynı Necati ama görüşme sayısı aynı değil! Yine anlıyoruz ki Necati Özkan, “görüşme” deyince bunu “yüzyüze görüşme” anlamında kullanıyor. Yani WhatsApp mesajlaşmaları ve kendisinin reddettiği, ancak yaptığım incelemede tutarsızlık görmediğim, Wickr yazışmalarını “görüşme” olarak adlandırmıyor. Wickr yazışmalarına ayrıca döneneceğim ancak Özkan’ın, kendisinin de doğru olduğunu kabul ettiği WhatsApp görüşmelerinde şöyle bir diyalog var:

İfadenin devamında sorulan 43. soruda şöyle bir kısım var: 

Yani Necati Özkan, “w” ile kastın WhatsApp olduğunu, Hüseyin Gün’ün “Wickr” uygulamasını kastetmediğinin altını çizmiş. 

Fakat Hüseyin Gün ve Necati Özkan arasındaki WhatsApp yazışmalarına baktığımızda Whatsapp’ın ana iletişim aracı olduğunu mail ve Wickr gönderilerinin alınıp alınmadığının WhatsApp’tan kontrol edildiğini açıkça görüyoruz. Dava dosyasında yer alan yazışma şöyle:

Yazışma zamanlarına baktığımızda mesajlaşmaların bir kaç dakikalık aralıklarla yapıldığını, kopukluk olmadığını, bütünlüğünün bozulmadığını yani araya başka mesajların girmediğini, doğal olarak akıp devam eden bir WhatsApp konuşmasında “W mesajına bak” denilmesinin çok makul olmayacağını tespit ediyoruz.

Demek ki Necati Özkan’ın iddialarının aksine Wickr üzerinden yazışmalar yapılmış olabilir, dosya alışverişi ve bilgi alışverişi devam etmiş olabilir. Üstelik Wickr uygulamasında seçilen isim de Necati Özkan’ın kimliğine uygun görünüyor: bluestar81!

Türkçesi “Mavi Yıldız 81” olan kullanıcı adı, Necati Özkan’ın rengi mavi olan Topçu sınıfından 1981 yılında teğmen (tek yıldız) olarak mezun olduğu düşünülürse ve eski asker kimliğini bugün dahi kullanmaktan hoşlandığı göz önüne alınırsa makul görülüyor.

Wickr gibi gizlilik esaslı bir iletişim aplikasyonunun Necati Özkan’ın telefonunda bulunmaması bu uygulamayı hiç kullanmadığı anlamına gelmez. Çünkü Hüseyin Gün’ün telefonu üzerinde MİT’in yaptığı incelemelerde Gün’ün Wickr üzerindeki pek çok yazışmasının fotoğrafları bulundu. Ve iddianame Gün’ün bu yazışmaları yaptığı kişinin Necati Özkan olduğunu söylüyor.

Ayrıca Hüseyin Gün ilk olarak İBB soruşturması kapsamında göz altına alınmadı, 112’ye yapılan casus olduğuna yönelik ihbarın üstüne yakalandı. Davanın savcısı Gün’le ilgili delillerin Necati Özkan’ı da ilgilendirdiğini tespit ettiği için o zaman henüz kamuoyuna duyurulmayan İBB soruşturmasını yürüten Mali Şube’ye dosyayı gönderdi. Çünkü Özkan henüz o zaman İBB soruşturması kapsamında hakkında tahkikat yürütülen kişiydi. Biz bu bilgiyi İBB iddianamesinden öğreniyoruz:

Hüseyin Gün’ün Sosyal Medya Analizi / Medya Takip Programı Sattığı İddiası Gerçekçi Değil!

Necati Özkan, daha ilk ifadesinden itibaren Hüseyin Gün’ü aşağılamayı, onu küçük göstermeyi, hatta hakaretler etmeyi bir yöntem olarak tespit etmiş. İlk ifadesinde hem Hüseyin Gün’ü kastederek: 

Necati Özkan, bir bakışta adamın dolandırıcı olabileceğini bile anlamış! Ancak dosyadaki tüm yazışmalara baktığımızda bu ifadesinin hakikatle ilgili olmadığı kolaylıkla görülüyor.

Daha önemlisi Hüseyin Gün, 400-500 dolarlık “medya takip” işi yapan biri değil! Zaten konunun kilitlendiği noktalardan birisi de bu. Hüseyin Gün, tüm yazışmalara ve geçmiş işlerine bakarsak Necati Özkan’dan ve iliştirilmiş medya çalışanlarından çok daha zeki ve güçlü biri. Libya’dan Irak’a, Özbekistan’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada çok etkili bir figür.

Ancak Necati Özkan, Hüseyin Gün’ü çok sıradan bir insanmış gibi kamuoyuna pazarlamaya özel gayret göstermiş. Yetmemiş üstüne bir de 400 – 500 dolarlık iş pazarlayan bir medya takipçisi olarak tanımlamış. Oysa Hüseyin Gün’le tanıştığında, ifadesine göre, Gün’ün şirketi PiiQ Media LLC şirketinin yaptığı ve “hizmet vereceği müşteriyi kendilerinin seçtiklerini söylediği derin analiz” şu şekilde:

Bu imkan kabiliyetler, tam da Wickr uygulaması üzerinden yapılan yazışmaların konularını oluşturuyor. Hüseyin Gün, ne söylediğini, ne yaptığını, neyi nasıl çözeceğini gayet iyi bilen bir profesyonel. Ve Necati Özkan’ın iddialarının aksine 400-500 dolarlık iş pazarlayan biri değil.

Ancak Necati Özkan’ın genel anlamda gerçekle kendisini bağlı görmemek gibi bir alışkanlığı zaten var. Bu yüzden çok da şaşırmamak gerekir. Hele de iliştirilmiş onlarca medya çalışanı tek bir virgülüne bile dokunmadan şahsın söylediklerini kamuoyuna zerk ediyorsa!

İstihbaratçı Aaron Barr Haklı! OSINT için Bir Soru Gerekir!

Necati Özkan, her ne kadar Hüseyin Gün’ü 400-500 dolarlık adam olarak tanımlasa da Gün’ün ortağı İstihbaratçı Aaron Barr; neyi, neden ve nasıl yapacaklarını çok iyi bilen bir istihbaratçı. İddianamede MİT tarafından hazırlanan raporda da Barr’ın istihbaratçı olduğu belirtiliyor ve Hüseyin Gün de ifadesinde bunu kabul ediyor.

Hüseyin Gün’le İBB üzerine yaptıkları görüşmede şunu söylüyor:

“En önemli soru, nasıl ve ne şekilde teslimat yaptığımızı tanımlamak ve geliştirilmiş verilerle hedeflerinin ne olduğunu belirlemektir. Onlar ne sağlamak ya da bu bilgilerle ne yapmak istiyorlar? 

Bir sonraki soru, isim, adres, e-posta, telefon numarası sağlayıp sağlayamayacakları olmalı. Bu bilgileri bireysel verileri tanımlamak, toplamak ve analiz etmek için kullanırdık.”

Yani aslında Barr, OSINT olarak tanımladıkları ancak OSINT sınırlarını fersah fersah aşan hizmetlerinin ilk aşamasının ne olduğunu ortaya koyuyor: “onlar ne sağlamak ya da bu bilgilerle ne yapmak istiyorlar?”

Necati Özkan’ın tüm hikayelerini yerle bir eden konu bu! Hüseyin Gün ile Necati Özkan’ın ya da İmamoğlu’nu bir araya getiren, seçimden 12 Gün önce rabıtalandıran, 12 Gün boyunca aralıksız bir ilişki içinde tutan mevzunun temeli bu soruda: “Onlar ne sağlamak ya da bu bilgilerle ne yapmak istiyorlar?”

Necati Özkan’ın ifadesinde de kamuoyuna sunduğu ama ismiyle uyuşmayan “hakikat mektupları” isimli basın açıklamalarında da bu yoğun ve yakın ilişkinin sebebi anlatılmamış! Hüseyin Gün ve ortağı İstihbaratçı Aaron Barr’ı İstanbul’a, İBB verilerine, İBB’nin veri tabanına, pek çok çalışanın ve AK Partinin kampanya elemanlarının e-maillerine/sosyal medya yazışmalarına yönlendiren bir “soru” olmak zorunda!

Necati Özkan bu sorunun ne olduğunu ortaya koymadığına göre biz, Hüseyin Gün ve Aaron Barr’ın “üretiklerinden” yola çıkarak bir sonuca ulaşabiliriz ki o sonuç da en hafif ifadeyle: “İBB seçimlerini kazanmaya yardım edecek her türlü bilgiye, her yolu kullanarak erişim!” olarak karşımıza çıkar.

O halde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terörle Mücadele Soruşturma Bürosu’nun 26.10.2025 tarihli Tutuklama Talebi dilekçesinde yazan:

“(…) şüpheli Hüseyin tarafından Osint’de olduğu tespit edilen mail adresi ve şifrelerle belediyenin gizlilik ihtiva eden belge ve iç yazışmaları başta olmak üzere mail içeriklerindeki datalara erişildiği, bu datalar ile analiz çalışmalarının gerçekleştirildiği, işin analiz kısmını şüpheli Hüseyin’in ortağı olan Aaron Bar isimli şahsın gerçekleştirdiği, bu şahsında Amerika istihbarat servisinin dijital projeler koordinatörü olduğu, dolayısıyla İBB’ye ait mail içerikleri ve dataların istihbarat servisleri tarafından ele geçirildiği ve bu datalarla algı oluşturmak suretiyle seçimin şüpheli Ekrem İmamoğlu lehine manipüle edildiği, yine Aaron Bar tarafından geliştirilen ve istihbarat servislerince de kullanılan PQ isimli yazılım ile seçmenlerin sosyal medya paylaşımlarına ve özel mesajlaşmalarına ulaşıldığı, bu şekilde elde edilen verilerle hazırlanan raporların şüpheli Hüseyin Gün tarafından şüpheli Necati Özkan’a teslim edildiği, Necati Özkan’ın da bu hususlarda şüpheli Ekrem İmamoğlu’nu bilgilendirdiği ve talimatlarına göre hareket ettiğinin şüpheli Hüseyin Gün’ün etkin pişmanlık kapsamındaki beyanı ile delillendiği” şeklindeki ifadeler tüm sürecin özeti olarak kabul edilebilir. Zaten İddianamenin de tüm bu unsurları içerecek kadar net, derinlikli, içerikli olduğu da görülüyor.

Tayfun Şahin’in ilgili yazısını okumak için tıkla:

Değişen Dünya, Değişen İstihbarat Paradigmaları

Hüseyin Gün’ün İfadelerindeki Yanlış Yönlendirme ve Muharrem İnce 

Hüseyin Gün’ün ifadesinde yer alan ancak bilerek yalan söylediğini değerlendirdiğim bir de kısım var. İşin ilginç yanı bu konu iddianamede de yer almadı ancak bana ilginç göründü. Zira eksik halkalardan biri bu olabilir. 

Hüseyin Gün ile İstihbaratçı ortağı arasında aşağıdaki WhatsApp görüşmesi gerçekleşiyor:

“From: Aaron Barr Zaman Damgası: 9.05.2018 14:37:48(UTC+0) Kaynak Uyg.: WhatsApp Gövde: 

 TÜRKÇE ÇEVİRİSİ: (Merhaba Hüseyin. Tekrar belirtmek istiyorum. TAA kısmı — ki biz bunu herkesten daha iyi yapabiliyoruz — hangi taraf sağlarsa sağlasın, herhangi bir aktif çalışma için kritik. 

Kitleyi, trendleri, algıyı, kilit kanaat önderlerini, onları etkileme yollarını ölçebiliriz. Bunu çok ince detaylara/psikometriğe kadar bölebiliriz. Botlar etkilemede etkili değildir. Etkili olmanın yolu, kilit etki platformları ve kişilikler inşa etmek veya kilit kanaat önderlerini etkilemektir. Biz bu istihbaratı sağlayabiliriz.)”

İfadeyi alan görevliler Hüseyin Gün’e soruyor: 

“WHATSAPP GÖRÜŞME İÇERİĞİNDE BELİRTİLEN ŞAHISLAR KİMLERDİR? 

 GÖRÜŞME İÇERİKLERİ NE İLE ALAKALIDIR? 

 HERHANGİ BİR İSTİHBARAT SERVİSİ GÜDÜMÜNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN FAALİYETLER MİDİR? 

 CEVAP: “İBB seçim kampanyasında teknik ekibim tarafından yapılan analizlerin Türkçe olarak değerlendirilebilmesi ve raporlanması amacıyla dil bilen personel arayışımızla alakalı yazışmadır.”

Buraya kadar sorun yok gibi görünse de WhatsApp mesajının 5 Mayıs 2018’de yani İBB seçimlerinden çok önce gerçekleştiği düşünülürse Hüseyin Gün’ün doğru söylemediğini anlıyoruz. Peki Mayıs 2018 tarihi hangi olayla ilgili olabilir? 

Evet! Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanı adayı olduğu 24 Haziran 2018’de gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı Seçimi!

Zaten seçime kısa süre kala yapılan bir başka WhatsApp görüşmesi de bu fikrimizi destekliyor. Yazışma aynen şöyle:

“From: Aaron Barr Zaman Damgası: 7.06.2018 02:10:40(UTC+0) Kaynak Uyg.: WhatsApp Gövde: Hi Huseyin. Unfortunate things did not work out. But I look forward to seeing you here in Miami soon. Btw. Based on our analytics we predicted Inces quick rise almost right when we started doing research, when people and papers were still saying he was going to be 3rd. 

TÜRKÇE ÇEVİRİSİ: (Merhaba Hüseyin. Maalesef işler yolunda gitmedi. Ama yakında seni burada Miami’de görmeyi dört gözle bekliyorum. Bu arada, analizlerimize dayanarak İnce’nin hızlı yükselişini daha araştırmaya başladığımızda öngördük; o sırada insanlar ve gazeteler hâlâ onun 3. olacağını söylüyordu.)”

Bu kısım da bizim için önemli olmalı zira Hüseyin Gün’ü ve arkasındaki derin istihbarat ilişkilerini doğru anlayabilmemiz için İmamoğlu/Necati Özkan üzerine odaklanırken Hüseyin Gün’ün geçmiş ilişkilerini de analizimize katmalıyız.

“Mustafa Sarıgül’e batının desteğini sağlayabileceğini…”

İddianamede ifadesine yer verilen Seher Ercili Alaçam‘ın oğlu Ümit Deniz Alaçam’ın anlattıkları bize yol gösterebilir. Alaçam şöyle diyor: 

“2008 yılında Mustafa Sarıgül‘ün CHP genel başkanlığına aday olduğu dönemde Hüseyin ve annem Mustafa Sarıgül’ün ofisinde görüştüklerini, Hüseyin, Mustafa Sarıgül’e seçim sürecinde başta istihbarat olmak üzere batının desteğini sağlayabileceğini, kendisinde potansiyel gördüklerini söylediğin, seçimi kazanamayınca ise Hüseyin’in ilgi odağını kaybettiğini, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmelettin İhsanoğlu’nu desteklediğini, görüşmeleri de Ekmelettin İhsanoğlu’nun veya oğlunun Yeniköy’de bulunan dairesinde gerçekleştirdiklerini, özellikle seçim döneminde Cumhurbaşkanı hakkında batılı medya tarafından oluşturulan olumsuz propagandalarda Hüseyin’in de etkin bir rolü olduğunu, EkmeIettin İhsanoğlu’nu herhangi bir bedel almadan desteklediğini bildiğini, özellikle bu dönemdeki muhalifleri desteklemek için talimat yurt dışından geldiğini, sadece Ekmelettin konusunda Hüseyin belli bir seviyeye geldiği için kendisi insiyatif aldığını,…”

Yani anlıyoruz ki Hüseyin Gün’ün CHP’lilere ama daha önemlisi AK Parti/Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısındaki kişilere olan “ilgisi” yeni değil. Bu anlamda CHP, hedef olarak tespit edilmiş ve her dönemde mercek altında tutulmuş. İmamoğlu ve Necati Özkan, bu devam eden ilginin son halkaları sadece. 

Ancak bu durumda ortada çok büyük bir sorun var demektir. Ne demişti Ümit Deniz Alaçam: 

“(…)farklı ülkelerde gerçekleşen iç karışıklıkları finanse ettiğini ve yine ülkemizde gerçekleştirilen seçimlerde hükümet aleyhine propaganda gerçekleştirmeleri için şahıs/şahısları finanse edilmesinde aktif rol aldığını (…)”

Hüseyin Gün böyle biri. Emrinde olduğu yabancı İstihbarat kuruluşları adına hedef ülkelerde “iç karışıklıklar” çıkarılmasını finanse/organize eden derin biri. Ve en büyük ilgisi de AK Parti’nin karşısındaki en büyük güç olan CHP ve CHP tabanı.

Türkiye Bu Davayı “Sulandırmaya Çalışanlara Rağmen” Dikkatle Takip Etmeli

Hüseyin Gün’ün ayrıntılı not alma alışkanlığını göz önüne alırsak önümüzde çok büyük bir fırsat var. Gün, bu dava sayesinde hem hangi ülkelerde, kimlerle ve nasıl karışıklık çıkardığını itiraf edebilir, hem de Türkiye’deki faaliyetleri ve bağlantılarını deşifre edilebilir. 

Bu anlamda davanın büyük bir fırsat olduğunu ve “iç boş, bomboş” söylemlerinin de “Hoşgeldin 007!” geyiklerinin de davayı sulandırmaya dönük adımlar olduğunu düşünüyorum. Dava ve davaya konu tüm belgeler kamuoyuna açıklanırsa Türkiye’nin yakın gelecekteki “toplumsal kargaşa” olasılığının düşeceğine ve iç cepheyi yıkarak, Türk milletini köleleştirme hedeflerinin boşa çıkarılabileceğine inanıyorum. Bu yüzden Türk çocuğunun, iliştirilmiş medya unsurlarının yalanlarına değil davaya odaklanmasını şiddetle tavsiye ediyorum.  

Ancak şunu da belirtmek gerekir. İmamoğlu/Özkan ile iltisaklı ve AB/İngiltere fonlarıyla beslenen pek çok medya unsuru, davanın başından beri bilinçli olarak olayları çarpıtma, yalanı öne çıkarma ve konuları “tek yanlı” olarak halk aktarma alışkanlığı geliştirmişler.

Tek merkezden talimatla hareket eder gibi Necati Özkan ne diyorsa anında aynı kelimelerle, vurgularla sosyal medyada operasyon başlatıyorlar. İstiyorlar ki sadece kendi söyledikleri bilinsin, kendilerinin dışında kimse fikir beyan etmesin. Oysa bir tarihi fırsat olarak gördüğüm bu davada asıl ihtiyacımız olan şey: Kendi değerlendirmemiz.

Duruşmalarda söylenen her söz, ortaya konan her delil önemli. İliştirilmiş medya aparatlarının gerçeği karartan yorumlarından ziyade belgelerin ortaya koyduğu gerçeği arayarak uluslararası etkisi olan ve tüm dünyanın dikkat kesildiği bu casusluk davasından büyük dersler çıkarabiliriz. Hatta bu dava sayesinde halkın temel istihbarat bilgi seviyesini bile yükseltebiliriz.

Elbette iliştirilmiş medya unsurlarının hakikat adı altında söyledikleri yalanlardan zihinlerimizi arındırırsak.

Tayfun Şahin, 12 Mayıs 2026

Tayfun Şahin, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İletişim, Propaganda, İstihbarat ve Türk Devrim Tarihi konularında çalışmalar yapmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Strateji, jeopolitik, güvenlik, istihbarat, politika, yakın tarih, NATO, ABD-Çin rekabeti ve benzer konular ilgi alanlarını oluşturmaktadır.


One thought on “Mustafa Sarıgül’den Muharrem İnce’ye Casusluk Davasının İşaret Ettikleri”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir