Tanıl Bora, “Cereyanlar” isimli eserinde, Osmanlı’nın son dönem aydınları ile erken Cumhuriyet aydınlarının “acilcilik ve alarm duygusuyla” hareket ettiğinden bahseder. Gerçekten de Avrupa’nın ya da Batının yüzyıllar boyunca bedelini ödeyerek ulaştığı seviyelere ulaşmak için “bir şeyler yapmak gereklidir” ama yapılacak olan şey her neyse, bunun “acilen yapılması” da şarttır. Bu durumun, dönemin hem aydınlarında hem de yönetim kadrolarında genel bir eğilime sebep olduğundan bahisle, “Her sorunun cevabını mutlaklaştırmaya, her çözüm seçeneğini olmazsa olmaz keskinliğiyle ortaya koymaya meyleden bir tavrı teşvik etti; bu panik halindeki ajitasyon, ölüm-kalımcı bir radikalizm üslubunu, doğrunun ve haklılığın ikamesine dönüştürdü.” tespitini yapar.
Sanırım bugünden geriye doğru baktığımızda “acilcilik” duygusunun sadece Osmanlı’nın son dönemini etkilemediğini, tam tersine, Türk siyasi hayatından hiç eksik olmadığını görmek mümkün.
1970’lerdeki öğrenci hareketlerinin liderlerinin acelesi vardı; 1990’lardaki Atatürkçü örgütlenme patlamasının aktörlerinin de… 2000’lerdeki Cumhuriyet Mitinglerini düzenleyerek, Cumhuriyetçi kitleleri “erken doğuma zorlayan” kliklerin de acelesi vardı; 2002’den beri aralıksız olarak AK Parti ve Sayın Cumhurbaşkanımızı, bedeli ne olursa olsun, alaşağı etmek isteyen ve bu uğurda her türlü ahlak dışı söylemi üretmekte beis görmeyen CHP’ye hakim kliklerin de acelesi var.
Elbette “acilen” bir şey yapma duygusu tek başına bir sorun değil ancak “aciliyet” duygusu üzerinden kitleleri yönetmek, manipüle etmek ve daha önemlisi toplumun belli bir kesimini düşünmekten, örgütlenmekten, kendi rol modellerini yaratmaktan alıkoymak ve adeta onları birer “mankurt”a çevirmek büyük sorun. Hedef alınan kitle; kendisini en eğitimli, dünyaya en açık, farklı fikirleri takip eden, okuyan, tartışan, analiz eden seçmen kitlesi olarak da tanımlıyorsa sorun bir kat daha büyük olur zira bu kitlenin aciliyet üzerinden esir alınması demek aynı zamanda memleket için “bir şeyler üretebilecek” çok geniş bir kesimin üretimden tamamen uzak, nefret denizinde boğulan, dostunu düşmanını bilmeyen, tek vazifesi kendisine “aciliyet” duygusu üzerinden hakim olmuş kliklere hizmet etmek olan bir kitleye dönüşmesi demek. Ne yazık ki genelde Atatürkçü tabanın, özelde Cumhuriyet Halk Partililerin 1980 sonrasında yaşadığı dram budur!
Atatürk sevgileri üzerinden ama özellikle “aciliyet” duygusu sürekli manipüle edilerek kontrol altına alınan çok geniş bir kitle, tüm entelektüel miraslarını ve potansiyellerini redde zorlanarak Halk TV seviyesizliğine mahkum edilmişlerdir. Kendi rol modellerini üretmek bir yana 1990’lardaki siyasi cinayetler sebebiyle, elindeki tüm kanaat önderlerini de kaybeden Atatürkçüler, kaybede kaybede, yıkıla yıkıla, dayak yiye yiye düşünmeyi unutmuş, mücadeleyi unutmuş ve en önemlisi kendini unutmuş ve Özgür Özel-İmamoğlu gibi, ancak bir köy kahvesinde, o da çay ısmarlamaları koşuluyla, anlatacaklarına kulak verilebilecek adamları “lider” olarak kabul etmeye zorlanmıştır.
1990’larda Başlayan Nefret Söylemi Aralıksız Devam Ediyor!
Elbette hiç bir şey birdenbire olmadı. 1980 darbesinden sonra örgütlülük sorunu yaşayan, 80 öncesi ile kıyaslandığında neredeyse tüm entelektüel önderlerini kaybetmiş olan Atatürkçüler, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı ve Necip Hablemitoğlu gibi fikir adamlarının arka arkaya öldürülmeleriyle birlikte iyiden iyiye öncüsüz kalmış ve manipülasyona açık hale gelmişti. Yine 1990’larda yaşanan Madımak Katliamı da, Atatürkçülerin panik halinde bir öncü aramasına, bir çıkış yolu ihtiyacı duymasına sebep olmuştu ki, o dönemin SHP’si önce 1989 yerel seçimlerinde kazanılan pek çok belediyeyi liyakatsiz kadrolara teslim ettiği için “dürüst” imajını kaybetmişti, ardından da ülkenin temel sorunlarına dair hiç bir makul öneri ortaya koyamadıkları, geniş halk kitlelerini örgütleyemedikleri için hızla zemin kaybederek fikri üstünlüğünü de rakiplerine kaptırmıştı.
Doğaldır ki bunca başarısızlık ve değişen zamanın ihtiyaç duyduğu cevapları üretememek büyük bir sorundu ve Atatürkçü kesimin yükselen “mücadeleci tavrı” da, şimdilerde daha iyi anlaşılıyor ki, Atatürk maskesi takan belli klikler arasında rahatsızlık yaratmış ve yükselen dip dalgasını yanlış noktalara yönlendirmek için arayışa sevk etmişti. Bu konuda bulunan yöntem, aslında Osmanlı’nın son döneminden beri Türk siyasetine egemen olan “aciliyet” söylemi ve her şeyin sorumlusu olarak kitlelerin önüne atılacak bir “günah keçisinden” ibaretti.
1980 sonrasında Atatürkçü kesime dayatılan Özal nefretinin yerine yeni bir nefret objesi aranırken, aranan nefret objesi “İslamcılık” olarak bulunuverdi. Ancak, Atatürk sevgisiyle kendini tanımlayan kitleyi “yönlendirmek” için sadece anti-İslamcılık yeterli değildi çünkü bir fikre karşı çıkmak için alternatif fikirler ortaya koymak, alternatif örgütlenmeler yaratmak, alternatif kanaat önderleri yetiştirmek gerekiyordu ki Atatürkçüleri sömürmek isteyen klikler için bunlar riskti zira üretimi zorunlu kılıyordu. Onlara lazım olan her yönüyle nefret edilecek bir “kişi” bulmak ve tüm sorunların sebebi olarak “O’nu” göstermekti ki aranan kişi Refah Partisi sıralarından çıkıverdi: Recep Tayyip Erdoğan!
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 1994 yılından beri, Recep Tayyip Erdoğan, bilinçli bir şekilde, CHP’yi ele geçiren klikler tarafından, nefret objesi olarak Atatürkçü tabana dayatıldı. Zaten öncülerini kaybetmiş olanlar, bir de kendi bireysel çıkarları dışında hiç bir şey düşünmeyen klikler tarafından da kafese alınınca, Atatürkçü taban önce örgütlülüğünü kaybetti, sonra düşünmeyi unuttu, ardından sahte kahramanların peşine takıldı ve tüm bu hikayeden geriye “herkesten ve her şeyden nefret eden” insanlar kaldı.
Ancak bu durum, yaklaşık 40 yıldır sürekli sömürülen bu insanların “kötülüklerinin” sonucu değildi elbette, tam aksine “iyiliklerinin, saflıklarının” sonucuydu… Herkesi kendileri gibi bildikleri için Atatürk maskesi takmış ama tek dertleri kendi kişisel ikballeri olan grupları göremediler. Her gün Atatürk naraları atanların aslında Atatürk’le zerre kadar ilişkileri olmadığını anlayamadılar. 1990’lardan beri o kadar çok aldatıldılar ki artık doğru düşünmeyi unuttular. İşte bugün İmamoğlu’nu ya da Özgür Özel gibileri Atatürkçü sanmalarının sebebi yaklaşık 40 yıldır sürekli aldatılmaları ve öncülerinin olmaması.
Bu noktaya gelene kadar onlarca kez aldatıldılar. Cumhuriyet Mitinglerinde aldatıldılar, Ergenekon-Balyoz süreçlerinde aldatıldılar, Halk TV’yle aldatıldılar, Cumhuriyet Gazetesiyle aldatıldılar, Sözcüyle aldatıldılar ve her defasında ne kadar klik mensubu sözde gazeteci, aydın, YouTube fenomeni, sahte kahraman varsa onlara kurtarıcı diye koştular. Tüm bu hikayede nefret objesiyse hep aynıydı: Recep Tayyip Erdoğan! Sanki Erdoğan olmasa herkes Cumhuriyetin ilk/altın yıllarında yaşayacakmış gibi nostaljik bir anlayışa tutuldu. Fikirler unutuldu, rol modeller unutuldu, ilkeler unutuldu, okumalar unutuldu, iddialar unutuldu ve hepsinin yerine kliklerin uygun gördüğü şekilde “Recep Tayyip Erdoğan” nefreti ikame edildi.
Atatürkçü tabanı güde güde kendilerine kişisel ikbal yaratanlar için en ideal durum buydu: Erdoğan nefretini sürekli harlı tutmak, Erdoğan korkusu üzerinden sürekli “aciliyet” üretmek ve Erdoğan’dan kurtulmak için her yolu mübah görmek!
Zaten İBB merkezli iddialar gündeme gelince ortaya koydukları strateji de aynıydı: Tüm iddiaları “Kumpas” diye yaftalamak! Ortaya dökülen tüm belgeleri ve söylemleri “kumpas, yalan, iftira” olarak niteleyince Atatürkçü tabana bir kez daha nefret yüklemesi yapılmış oluyordu! İftiracılara karşı mücadele edenlerle omuz omuza durmak gibi ahlaki zorunluluk da ortaya koymuş oluyordu klikler! Böylece 40 yıldır bütün ayarlarıyla oynana oynana stratejik aklını kaybeden Atatürkçü tabana, bir de hırsızlık ve yolsuzluk yükü bindirilmiş oldu.
CHP’yi Ele Geçiren Kliğin Yeni Hedefi: Bilal Erdoğan
Genel anlamda Atatürkçü taban, özel anlamda CHP seçmeni için nefret denizinde boğulup, sürekli gerginlik ve karamsarlık demek olan “Erdoğan karşıtlığı”, bu karşıtlıktan hanlar, hamamlar, makamlar, küçük iktidar alanları üreten “klikler” için fazlasıyla bereketliydi. Zaten dikkat ederseniz Atatürkçü taban 40 yıldır maddi-manevi gerilerken, onları kafese alan klik mensupları paralarına para, tapularına tapu eklemekle meşguller.
Halk TV’yi yalnızca bir hafta aralıksız izleyenler bile ülkeye dair tüm ümitlerini kaybederken, normalde ciddiye bile alınmayacak cümleleri fikir diye pazarlayan isimler ya da onların Twitter’daki trolleri gayet lüks içinde yaşıyorlar. Doğal olarak “klikler” için yaşamsal olan bu sahanın terk edilmesi mümkün değil! Ancak öte yandan, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın sadece Türk-İslam coğrafyasında değil, tüm dünyada saygı uyandıran bir lider haline gelmesi tüm planları bozdu! Erdoğan karşıtlığı eskisi gibi muhalif kesimleri bir araya getiremiyor zira artık onlar da görüyor ki “bu işte bir yanlışlık var, sonsuza kadar nefretle yaşanamaz!”
İşte ortaya çıkan bu riski bertaraf etmek için “kliklerin” yeni numarası, büyük bir heyecanla piyasaya sürülmeye çalışılıyor: “Bilal Erdoğan nefreti!”
Aslında klikler şunu söylemiş oluyorlar: Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra da “nefret söylemi” üzerinden Atatürkçü, klasik CHP’li kitleleri uyuşturmaya, kandırmaya, kullanmaya devam edeceğiz! Edeceğiz ki tezgahımız bozulmasın, onların arkasına saklanarak, Atatürk maskesi takarak keyfimize devam edelim!
Plan üzerinde uzlaşılmış olacak ki CHP’yi ele geçiren klik ve sıralı adamları da hem Meclis’te hem de yönettikleri gazeteler, TV’ler, sosyal medya hesapları eliyle Sayın Bilal Erdoğan’a saldırmaya başladılar. Ancak bir farkla! Daha önce nefret söylemi, iki mahallenin arasında inşa edilirken bu sefer, CHP’yi ele geçiren klik, Bilal Erdoğan nefretini, aynı zamanda AK Parti içinde, Erdoğan sonrasına hazırlık yapan gruplarla beraber kotarmaya başladılar.
Özgür Özel’in kendini çok önemli göstermek için durup durup söylediği “her şeyi biliyorum, bana evrak gönderiyorlar” gibi söylemler aslında “beni sadece klikler değil, kliklerin AK Parti içinde anlaştığı gruplar da yönetiyor” demenin en kibar hali. Yoksa Özel’in herhangi bir stratejik planlama yapabildiğini düşünmemiz için elimizde küçücük bir delil bile yok! Ancak Özel’in kullanışlı bir aparat olduğunu düşünmek için elimizde çok gerekçeler var.
Dünyada kendisi ve onu kullanarak koltuk sahibi olmayı arzulayan bir kaç muhteris dışında kimsenin ciddiye almadığı Avrupalı ya da başka kıtalardan Sol/Sosyal Demokrat Partilere yüklediği anlamdan da bunu anlayabiliriz. Özel, dünyayı bilmediği gibi arkasını yaslamaya çalıştığı Sol/Sosyal Demokrat Partilerin nasıl perişan halde olduklarını da anlamıyor. Belçika’ya gidip traktörlere el sallamayı bir şey sanacak kadar hayattan kopuk biri kendisi. Yazık ama gerçek bu!
İşte bu Özgür ve sıralı arkadaş grubu, kendilerini o koltuklara getiren kliklerle birlikte “aciliyet” duygusunu körüklemeye ve her türlü yanlışlarının üstünü örtmek için Recep Tayyip Erdoğan nefretinin yanına Sayın Bilal Erdoğan’ı da koymaya karar vermiş durumdalar. Üstelik AK Parti içinde Erdoğan sonrasına yatırım yapan gruplarla kol kola!
Yeni Bir Nefret İnşa Etmek Yersiz Yurtsuz Kalmak Demektir! CHP Tabanı Nefret Dilinden Kurtulmak Zorundadır!
Genel anlamda Atatürkçüler ve özel anlamda CHP tabanı için en büyük tehlike budur! Yaklaşık 25 yıldır “nefretle” geçen sürede, nefret; tüm potansiyeli öldürmüş ve kliklerin kamuoyunun önüne koyduğu sözde aydınların işaret ettiği kişiler, istisnasız olarak CHP’ye egemen olmuşlardır. Nefretin geçer akçe olduğu son 25 yıllık dönemde, en iyiler en ön cepheye konulmamış, en çok nefret söylemini gündeme getiren biatçılar en ön saflara yerleştirilmiştir.
Bunun en dramatik örneği Ali Mahir isimli şahıstır. İçinde bir gram Atatürk sevgisi olduğuna dair hiçbir gösterge olmayan bu şahsın CHP’nin A Takımında olması bir “küçük kıyamet” değilse nedir? Acıdır ki CHP tabanı için vaat edilen de budur! Nefret söylemi devam ettiği müddetçe Atatürkçülerin/CHP tabanının rol modeller üretmesi imkansızdır. 25 yıl boyunca Erdoğan’ı nefret objesi olarak sunan kliklerin istediği şekilde Sayın Bilal Erdoğan’ın da nefret objesi haline getirilmesine CHP tabanı bir kez daha ikna olursa CHP’liler kuşaktan kuşağa yok oluşa sürüklenip, ne kadar çıkar grubu varsa her birinin sırasıyla oyuncağı olacaktır. Gayrı milli her yapının kullanışlı aparatları nefretle dolu yürekler arasından çıkarılacaktır ki Mustafa Kemal Atatürk’ü bir gram anlamış olan herhangi bir kişinin bu sonsuz nefretten kendini kurtarması zorunluluktur.
Bu zorunluluktan hareketle açıkça söylemem gerek: Sayın Bilal Erdoğan’a yönelik nefret söylemi inşa eden CHP elitleri, aslında CHP’yi ele geçiren kliklerin aparatlarıdır. Gerçek CHP’liler/Atatürkçüler içinde nefret barındıran her söylemden kategorik olarak uzak durmak ve somut durumun somut tahlilini yaparak, yaşanan her şeyi “fırsat/imkan” olarak görmek zorundadır.
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, düşman değildir. Sayın Bilal Erdoğan, her Türk vatandaşı gibi siyaset yapma hakkına sahiptir ve şartlar olgunlaşınca AK Parti Genel Başkanı da Cumhurbaşkanı da olabilir. Demokrasi tam olarak budur. Türk milleti oyunu, tıpkı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a verdiği gibi, Sayın Bilal Erdoğan’a da verirse Türk yurdunu “O” yönetecektir. Atatürkçüler/Gerçek CHP’liler yeni bir “kategorik nefret söyleminden” tamamen uzak durarak, tüm süreci normalleştirmeli, kendilerine yakışır şekilde tüm güçleriyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin daha güçlü olması için katkı sunmalıdır. Kliklerin esareti altında tüm değerlerine sırt çevirmesi istenen gerçek CHP’liler için nefret söylemine kapılmamak ve aciliyet duygusundan arınmak yepyeni imkanlar sunacaktır ki hem bireylerin hem de Türkiyemizin ihtiyacı budur.
Tayfun Şahin, 23Aralık 2025

Tayfun Şahin, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İletişim, Propaganda, İstihbarat ve Türk Devrim Tarihi konularında çalışmalar yapmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Strateji, jeopolitik, güvenlik, istihbarat, politika, yakın tarih, NATO, ABD-Çin rekabeti ve benzer konular ilgi alanlarını oluşturmaktadır.
- Bilal Erdoğan Karşıtı Cephenin Aparatı Olarak “Yeni Parti”
- Bir radikalleştirme hikayesi | Özgür Özel ve ortakları CHP’lileri suça sürüklüyor
- Özgür Özel’e Genel Merkez Binasından Kaçması İçin Fırsat Verilmeli
- Casusluk davasındaki devlet sırrı | İstanbul’u İmamoğlu’na yabancı istihbarat örgütleri mi kazandırdı?
- Mustafa Sarıgül’den Muharrem İnce’ye Casusluk Davasının İşaret Ettikleri
