Geçmiş yıllarda halk arasında yaygın bir inanış vardı. “Bizim bir günlük gündemimiz İsveç’in 1 yıllık gündemine eşittir!” ya da “Norveç’te halk ayaklanmış, kurbağalar ezilmesin diye alt geçit yapılmasını istemişler!” gibi cümleler sık kullanılırdı.
İki yönlü olarak doğruluk payı içeriyordu bu klişeler. Birincisi, Batı ülkelerinde sorunlar çözülmüş, gündem ota, çiçeğe kalmıştı. İkinci vurguysa Türkiye’nin her anlamda kaotik bir durumda olduğu ve aynı gün içinde bile birbirini gündem dışına itecek çok büyük gelişmelerin yaşanabildiğiydi.
Ancak değişmeyen tek şey değişimin kendisi olduğu için, 90’larda sık kullanılan bu tarz cümleler SSCB’nin ya da Soğuk Savaş paradigmasının yıkılmasıyla beraber önce daha az duyulmaya şimdilerdeyse tam tersi olarak kullanılmaya başlandı. Gerçekten artık Batı dünyasındaki gündeme yetişmek mümkün değil! Tam, ABD’nin Venezuela Başkanı Maduro’yu evinden almasını konuşurken bir anda gündem değişti ve bu sefer Grönland’ın ABD tarafından ilhakı konuşulmaya başlandı. Biraz bu konu üzerine düşünelim derken gündem yine değişti zira bu sefer de Avrupa Birliğinden “bu hamle NATO’yu bitirir” yorumları duyuldu.

Bir başka deyişle, Batı’nın gündemine yetişmek artık mümkün değil! Ancak bizler, Batı’yla yatıp Batı’yla kalkmadığımız için, dışarıdan bir gözlemci rahatlığıyla, olayları değerlendirme ve kim, neyi, neden yapıyor diye analiz yapma şansına sahibiz. Bu yüzden gündemin hızına yetişmek gibi bir derdimiz yok, aksine büyük bir konforumuz var.
Maduro’nun Kaderi Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde Gizli
ABD’nin, ikinci Trump dönemiyle birlikte, müesses nizamı değiştirecek dev adımlar atacağı ve küreselci/ulus devlet üstü politikaların terk edileceği bekleniyordu. Ancak Trump, hem Venezuela baskını hem de Grönland talebinin gerekçelerini 2025 Kasım ayında yayınladığı “Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi” ( https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf) ile dünyaya duyurmuştu. Anılan belgenin her satırında, tek bir hedefin izleri görülüyordu: “Önce Amerika!”

Son yıllarda çok sık duymaya başladığımız “ABD’nin ulusal çıkarları” kavramının ne olduğunu ve ulaşmak istedikleri amacı da gayet net bir şekilde ortaya koymuştu Trump yönetimi: “Bu belge, Amerika’nın insanlık tarihinin en büyük ve en başarılı ulusu ve yeryüzündeki özgürlüğün vatanı olarak kalmasını sağlamak için bir yol haritasıdır. Önümüzdeki yıllarda, ulusal gücümüzün her boyutunu geliştirmeye devam edeceğiz ve Amerika’yı her zamankinden daha güvenli, daha zengin, daha özgür, daha büyük ve daha güçlü hale getireceğiz.”
Bazı yorumcular, belgenin küresel egemenlik iddiasından vazgeçiş olduğunu düşünseler de metnin tamamının, küresel hakimiyeti korumak ve devam ettirmek için bir yol haritası sunduğunu, ana amaçtan uzaklaşmadıklarını ancak özellikle Biden döneminde yapıldığı düşünülen büyük hataların ABD’yi bu hedeflerden uzaklaştırdığını ve acilen yeni adımlar atılması gerektiği tespiti yapılmıştı.
İşte Venezuela operasyonu, tam olarak bu yeni bakış açısını yani kendisini ülke olarak Çin, Rusya ama daha önemlisi Ulus Ötesi yapılar tarafından da tehdit altında hisseden bir devletin, üstünlüğünü kaybetmeme arzusunu yansıtıyordu.

Aslında Venezuela konusu, ABD kamuoyunun gündemine uzun zaman önce girmişti. National Security Journal için bir analiz kaleme alan Benjamin R.Young, Venezuela’nın Maduro yönetimi altında nasıl bir yol izlediğini, İran ve Hizbullah’la olan yakın ilişkilerini (Güney Amerika’da çok sayıda Lübnan’dan göçen aile olduğu için Hizbullah’ın sadece Venezuela’da değil, Brezilya, Paraguay ve Arjantin’de de suç ve terör ağları oluşturduğu iddia ediliyor), İran’dan pek çok drone sistemi satın alındığını, insansız deniz araçlarının da Venezuela tarafından talep edildiğini, Kolombiya’da uyuşturucu kaçakçılığı ve yasadışı madencilik konularında terör örgütü ELN’nin (Kolombiya Ulusal Kurtuluş Ordusu) nasıl desteklendiğini açıkça ortaya koymuştu. ( https://nationalsecurityjournal.org/its-time-to-designate-venezuela-as-a-state-sponsor-of-terrorism/ )
Ancak tüm bu sebepler asıl amaçtan, yani ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde geçen bir bölümden daha önemli değildi. Belgede şöyle deniyordu: “Batı Yarım Küre’nin istikrarlı kalmasını ve Birleşik Devletlere kitlesel göçü engelleyecek kadar iyi yönetildiğinden emin olmak istiyoruz. Narko teröristlere, kartellere ve diğer uluslararası suç örgütlerine karşı bizimle işbirliği yapan hükümetlere sahip bir yarım küre istiyoruz. Biz, hasım yabancı devletlerin müdahalelerinden de kritik varlıklara sahip olmalarından da kurtulmuş, kritik tedarik zincirlerini destekleyen ve kilit stratejik mekanlara kesintisiz erişim sağlamak istiyoruz.” Bir bakıma ABD, geçmişte denenmiş olan Monroe Doktrini’ni 21.yüzyılda yeniden hayata geçirdiğini ilan ediyordu. Yani, küresel rekabete sert bir giriş yapmadan önce ABD, “kendi evi” olarak gördüğü Batı Yarım Küreyi ya da kuzey/güney ayrımı yapmadan tüm Amerika kıtasını kontrol etmek, hasım güçlerin “kendi evine” girme yollarının tamamını kapatmak istiyordu.
Bu durum iki açıdan doğru adımlar olarak görülebilir. Birincisi; ABD, küresel dominasyonunu sağlayan süreçte asla kendi ülkesinde, savaşı kabul etmemiş (Pearl Harbour da dahil), hasım güçlerle onların sınırları içinde savaşmıştır. Bu sayede, kendi kritik altyapısı hiç bir zarar görmezken hasım ülkeler savaşı kazansa da geleceği kaybetmişlerdir. Zira düşen bomba kendi ülkesine düşmüştür, yanan ağaç kendi toprağının ağacıdır. (Örneğin Vietnam) Ukrayna-Rusya savaşı da, bu perspektiften bakılınca, sonucu ne olursa olsun, her durumda Ukrayna’nın nesillerini ve geleceğini kaybedeceği bir savaş olarak yaşanmaktadır. Çünkü savaş, Ukrayna topraklarında cereyan etmektedir. ABD’nin Çin’i de Asya-Pasifikte mücadeleye zorlayacağını bu şekilde anlamış oluyoruz ki Grönland konusu da aslında bu amacın ilanından başka bir şey değildi.
İkinci konuysa ABD’nin, kendisi açısından son derece sağlıklı bir jeopolitik değerlendirme yaptığı ve bunun gereği olarak hem Atlantik kıyılarını hem de Pasifik kıyılarını koruyarak aslında asıl ve ağırlıklı güç merkezi olan ve “İktidar Ekvatoru”nun da parçası olarak görülen Atlas Okyanusu, Florida-Georgia, Alabama, Mississippi, Louisiana, Teksas, Yeni Meksika, Arizona, Kaliforniya, Havai Adaları” hattını korumaya aldığı görülecektir.
(Konunun meraklıları için, Prof.Dr. Ali Arslan’ın https://www.indyturk.com/node/301941/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/k%C3%BCresel-h%C3%A2kimiyette-%C3%B6l%C3%A7%C3%BC-kara-deniz-ve-rimlandda-egemenlik-de%C4%9Fil yazısını/yazılarını okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca “Daimi Küresel Stratejiler” kitabını da mutlaka kütüphanenizde bulundurmanızı öneririm.)
İklim Krizinin ve AB’nin Doğurduğu Mecburiyet: Grönland’ın Amerikanlaşması
Kendisini Çin ve Rusya’yla büyük rekabete hazırlayan, Monroe Doktrini’ne uygun olarak, hasım ülkelere bölgeye giriş izni verebilecek ülkelerin etki altına alınmasını bir zorunluluk olarak gören ABD’nin, bundan sonraki süreçte Kolombiya, Küba ve Meksika üzerinde daha çok baskı yapacağı ve anılan ülkelerin Çin ve Rusya’yla yakın ilişkiler kurması halinde başlarının belaya girebileceği artık görülüyor olmalı. Ancak tüm bunlar yaşanırken yani ABD, Batı Yarım Küre’yi %100 kontrol altına almak isterken bugün pek çok insanı hayrete düşüren bir olay gerçekleşti ve nur topu gibi bir “Grönland Krizi” ortaya çıkıverdi. Zira Grönland, hem AB üyesi hem NATO üyesi Danimarka’ya bağlı olmasına ve halihazırda bir Amerikan üssüne ve askerlerine ev sahipliği yapmasına rağmen ABD tarafından “Ulusal güvenliği için” gerekli bir toprak parçası olarak kodlandı.

Bu konu da aslında bugünün meselesi değildi zira uzun zamandır ABD’nin Grönland’ı istediği biliniyordu. Bunun genel sebeplerini en net şekilde açıklayan bir analizde şöyle yazılmıştı: “Toprak satın almak, tarihsel bağlamda alışılmadık bir fikir değil. Birleşik Devletler bunu 19.yüzyılda birkaç kez yaptı ve en son 1946’da Grönland’ı satın almaya çalıştı. Grönland’ın Çin dışında en büyük nadir toprak mineraller yataklarına sahip olduğuna inanılıyor ve bunların birçoğunun ABD Ulusal güvenliği ve ekonomisi için kritik öneme sahip olduğu düşünülüyor. Kuzey Atlantik ve Arktik Okyanusların arasında merkezi bir konumda yer alıyor. Deniz buzullarının erimesiyle giderek daha erişilebilir hale gelen birçok nakliye rotasının yanı sıra Grönland hava sahasına dayanan çok sayıda kıtalararası uçuş yoluna da yakın. Grönland’ın kontrolü, Rusya’nın Arktik’teki askerî yığılması ve Çin’in adada bir deniz üssü satın alma ve hava alanları inşa etme girişimleri ışığında, ABD için stratejik olarak da mantıklı olabilir.” ( https://www.rand.org/pubs/commentary/2019/09/engaging-with-greenland.html )
Görüleceği üzere, ABD’nin Grönland’ı istemesinin bir kaç sebebi var. Bunların başında gelen şey, buzulların erimesi sonucunda Batı Yarım Küre’ye girmek isteyebilecek hasım devletlerin artık Kuzeyden ABD’yi tehdit edebilecek olması. Küresel ısınma sebebiyle 2030 yılından itibaren her yıl, bölge biraz daha yoğun gemi geçişine sahne olacağı için ABD, yarınlarını bugünden garanti altına almayı istiyor. Ancak tek sebep bu değil elbette. Asıl sebep, ABD’nin Almanya etkisinde oluşan “ulus üstü” bir yapı olan Avrupa Birliğine hem ulus devlet karşıtı bir organizasyon olması hem de AB’nin ABD çıkarlarını hiçe sayıp Çin’le çok yakın ilişkiler geliştirerek ABD’yi yalnızlaştırması olarak tanımlanıyor.
Trump yönetiminin açıkladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde bu durum, Avrupa’nın 1990’da %25 olan küresel GSYİH oranının bugün %14’lere düştüğü tespiti yapıldıktan sonra şöyle açıklanmış: “Ancak bu ekonomik gerileme bile Avrupa medeniyetinin yok olma olasılığından daha önemli değil. Avrupa’nın , Avrupa Birliği ve diğer uluslararası kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren göç politikaları, düşen doğum oranları, Ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı gibi daha büyük sorunları var. Mevcut eğilimler devam ederse kıta en fazla 20 yıl içinde tanınmaz hale gelecek. Bu nedenle bazı Avrupa ülkelerinin güvenilir müttefik olarak kalabilmek için yeterince güçlü ekonomilere ve ordulara sahip olup olmayacağı belli değil.”
Bu ifadeler AB ve NATO üyesi olan Danimarka’ya bağlı olsa da ABD’nin neden kıta güvenliği için Grönland’ı istediğini tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıklıyor. En kısa ifadeyle ABD, Avrupa Birliği ile oluşan Avrupa’yı kendisi için yeterince sağlam bir müttefik olarak görmüyor.
Türkiye’nin Geleceği, Geleceğin Türkiyesi
ABD’nin, daha doğrusu Trump yönetiminin, izlediği ve izleyeceğini ilan ettiği politikalar, soğuk savaş yıllarının “konforlu kamplaşmasının” çok ama çok geride kaldığının göstergesi. Zira Trump’ın karşısında sadece Çin ya da Rusya yok, tam aksine, ABD’nin müesses nizamını temsil eden Demokratlar, Almanya başta olmak üzere, Çin üzerinden ABD’yi kontrol edebilir miyiz diye yollar arayan Avrupa ülkeleri ve dünyanın dört bir yanında gibi görünsede aslında ortak bir ulus devlet karşıtlığı yürüten sermaye grupları var.
Bu yüzden Grönland talepleri başlar başlamaz Kanada, Almanya, Fransa, Danimarka gibi ülkeler ortak açıklamalar yaparak Trump Yönetimini tehdit etmeye başladılar. Öte yandan Almanya ise, yanına aldığı Ukrayna ve İngiltere ile birlikte Ukrayna-Rusya savaşından sonra Avrupa’nın ortak savunmasını kendisinin sağlayacağını ilan etti. Almanların sorunları arşa ulaşmışken bu derece iddialı açıklamalar yapması bir yönüyle Trump’ın Avrupa’nın kültürel kodlarının değiştiğine dair söylemini doğruluyor zira “palavra siyasetinin İran’da yaygın olduğunu biliyorduk ama İran üzerinden Almanların da palavrayı bir siyaset yöntemi olarak kabul ettiğini Alman Başbakanı tarafından yapılan açıklamayla” öğrenmiş olduk.

Zira mevcut güç dengelerine bakıldığında NATO’nun korumasında olmayan bir Avrupa’nın, potansiyel hasım olan Rusya’yla baş edip edemeyeceği büyük bir soru işareti. Ancak bizim için önemli olan yegane şey, Türk Devletinin ve büyük Türk milletinin geleceği olduğu için, biz Türkiye’yi bekleyen tehlikelere ve fırsatlara odaklanmalıyız. Bu durumda ilk sıraya yazılacak cümle şu olmalı: “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.”
Bu temel yaklaşım çerçevesinde Türkiye’nin tüm potansiyelini, tüm insan gücünü, en etkin şekilde kullanması gereken bir döneme girdiğimiz açık seçik ortaya çıkacaktır. O halde Türkiye, klasik iktidar-muhalefet “didişmesinden” de uzaklaşmayı ve iç cephesini, bedeli ne olursa olsun “birleştirmelidir.” Zira, nasıl ki Trump karşıtlığı, ABD’li Demokratları neredeyse ABD karşıtı hale getiriyorsa ve onları Rusya’yla, Çin’le, Almanya’yla aynı saflara düşürüyorsa Türkiye’de de Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan aleyhine, dış destekle oluşturulan karşıtlık da başta CHP tabanı olmak üzere Türk milletinin bir kısmını düşman saflarına itebilir, kendileri istemese de uluslararası örgütlerin aparatı haline getirebilir. Oysa Türkiye’nin kaybedecek tek bir saniyesi ya da harcayacak tek bir evladı bile yoktur ve olmamalıdır. Bugünün öncelikle cevap bulunması gereken konuları;
-AB ayaktayken AB üyeleriyle ilişkiler / AB dağıldığında Avrupa ile ilişkiler,
-NATO’nun mevcut durumu / Avrupasız NATO,
-Türkiye’nin küresel mücadeledeki yeri,
-Türk Dünyasıyla ve Sünni Müslüman Dünyayla ilişkiler ve imkanlar,
-İran ayaktayken bölge / İran yıkılırsa bölge
-Ukrayna-Rusya savaşı devam ederse dünya / savaş Avrupa’ya genişlerse dünya / savaş biterse Avrupa ve Dünya
-NATO’nun Pasifik’e doğru genişleme sürecinde Türkiye,…
Sorunlar, olasılıklar, senaryolar listesi uzatıldıkça uzatılabilir ve uzatılmalıdır. Artık kısa vadeli, basit, dünya dengelerini/oluşan dengesizlikleri göz ardı eden anlayışlarla yol alınması artık imkansızdır. Bu günler, Türkiye’nin geleceğinin de geleceğin Türkiye’sinin de oluşacağı günlerdir.
Türkiye’nin Jeopolitik Zorunlulukları
Her şeyin hızla değiştiği bu dönemde, açık ki, alınan ya da alınmayan her karar, atılan ve atılmayan her adım, söylenen ve söylenmeyen her söz önemli olacaktır. Zira yarınlarımızı doğrudan etkileyecektir. Bugün için en büyük şansımız Türkiye’nin son 25 yılına damgasını vuran Sayın Cumhurbaşkanımızın tecrübesi ve küresel sistemi en iyi bilen liderlerden biri olmasıdır. Onun Türk ve İslam Dünyasındaki itibarı, en kritik anlarda, “güç çarpanı” olarak yolumuzu açabilir.

Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı büyük dönüşümler ve özellikle Savunma Sanayi alanında yapılan yatırımlar da en büyük artılarımız arasındadır. Ancak Trump’ın da ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde değindiği gibi: “Güçlü ve yetenekli bir ordu, güçlü ve yetenekli bir savunma sanayi tabanı olmadan var olamaz. Son çatışmalarda görülen, düşük maliyetli insansız hava araçları ve füzeler ile bunlara karşı savunma için gereken pahalı sistemler arasındaki büyük uçurum, değişim ve uyum ihtiyacımızı açıkça ortaya koymuştur. Birleşik Devletlerin, düşük maliyetli güçlü savunmalar geliştirmek, en yetenekli ve modern sistemleri/mühimmatları büyük ölçekte üretmek ve savunma sanayi tedarik zincirlerimizi yeniden ülke içine taşımak için Ulusal bir seferberliği ihtiyacı var.”
Çok açık ki Türkiye’nin de büyük bir seferberlik ruhuna ihtiyacı var. Ukrayna-Rusya Savaşının öğrettiği şekilde Türkiye’nin mevcut ve olası risklere/tehditlere göre hızla FPV(First Person View) çeşidini, üretim kapasitesini ve operatör sayısını arttırması kritiktir. Ancak daha önemlisi, Türkiye’nin elindeki her şeyi muhafaza ederken jeopolitiğin gereği olarak “etki alanını genişletmesi” gibi bir zorunluluğu vardır.
Türkiye; Kıbrıs’tan asla vazgeçemeyeceği gibi Suriye’nin herhangi bir hasım gücün kontrol alanına girmesine de izin veremez. Türkiye’nin etki alanının Orta Asya’ya uzanması da bir zorunluluk olduğuna göre İran’daki her gelişme yakından incelenmeli ve yaklaşık 100 yıldır olduğu gibi, İran’ın Türkiye’nin Türk ve İslam dünyasına ulaşmasını engellemeye dayalı politikası bertaraf edilmelidir. Bu iki genişleme alanı zamanın ruhuna da uygundur.
Türkiye’nin konjonktüre dayalı diğer etki alanları Kafkasya ve Ege’dir. Bu iki bölgede gelişmelerin takibi ve hızlı adaptasyon zaruridir. Ancak bugünden yarına değişimlerin ortaya çıkması mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir. Trump’ın Ulusal Güvenlik Strateji Belgesindeki şu cümlelerine dikkat kesilmek gerekir:“İstihbarat Topluluğu, dünya genelinde önemli tedarik zincirlerini ve teknolojik gelişmeleri izleyerek Amerikan güvenliğine ve refahına yönelik zaafiyetleri ve tehditleri anlamayı ve azaltmayı sağlayacaktır.”
Bu cümleleri okuyunca, zaten bütün istihbarat örgütleri bunları yapmakla görevli diye düşünmemek gerekir. Tam tersine tüm İstihbarat Örgütleri, ülkelerinin geleceğine yön çizecek kadar hem içerdeki sisteme hem de dünyadaki duruma hakim değillerdir. Bizim örnek almamız gereken nokta tam da budur: Türk İstihbarat Topluluğunun ufkunu tüm dünyaya ve geleceğe odaklamak ve savunma kavramını dar anlamıyla değil tıpkı ABD İstihbarat Topluluğu gibi, en geniş anlamda, ekonomiden, teknolojik rekabete kadar her alana yaymaktır.

Bu noktada Çin Komünist Partisinin, tüm dünyadaki Çin diyasporasını kullandığını, özellikle son 30-40 yıl içinde başka ülkelere yerleşmiş Çinlileri kendi amaçları için kullanmayı sürdürdüğünü hatırlatmak isterim. Daha ilginci ise Xi Jinping’in ifadesiyle Çin’in “Magic Weapons/Sihirli Silahlar” anlayışıdır. Çin’in tüm dünyada, özellikle de küçük ada ülkeleri ile üçüncü dünya ülkelerinde uyguladığı şey, “siyasi nüfuz faaliyetleridir” ki bir yanı ticari şirketlere diğer yanı siyasilere ama hepsi birden Çin Komünist Partisi’ne ve Çin İstihbarat Topluluğuna dayanır.
Konuyu merak edenlerin Anne-Marie Brady’nin “Xi’nin Yeni Çağında Çin: Yeni Zelanda ve Çin Komünist Partisinin Sihirli Silahları” makalesine göz atmasını dilerim. ( https://www.journalofdemocracy.org/articles/china-in-xis-new-era-new-zealand-and-the-ccps-magic-weapons/ )
Ancak Çin’in uyguladığı yöntemlerin benzerlerinin Rusya, Almanya (AB) ve İran gibi ülkeler tarafından Türkiye’ye karşı uygulandığını ve sanatçı, sinemacı, bilim adamı, kanaat önderi, iş adamı gibi sıfatlara sahip pek çok Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının da Türkiye’ye değil, bağlı oldukları devletlerin çıkarına göre hareket ettikleri de bilinmelidir.
Ez cümle, tüm ezberlerin bozulduğu bir dönemde, Türk milleti için yeni sözlerin söylenme, yeni yolların inşa edilme zamanı gelmiştir. Gerçekten “Yerli ve Milli” olmanın ilk koşulu, yerlilik ve millilik şuuruna sahip olmak ve küçük kavgaları bir yana bırakarak Devlet Başkanımızın arkasında birlik olmaktır.
Zaman; kimin ne biliyorsa onu, yüce Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyetine hizmet için kullanması zamanıdır. Bu konuda MİT Başkanımız Sayın İbrahim Kalın’ın varlığı “bir şans” olarak görülmelidir.
Türk milleti; ulus devletine, diline, ekonomisine, Kıbrıs’a, Suriye’ye her şartta sahip çıkmalıdır. İran’ın kestiği, Orta Asya Türk okyanusuna ulaşmanın “bir hak” olduğunu unutmamalıdır. Ve elbette İslam’ın “Türk’ün dini” olduğunu bilerek, ezilen İslam Dünyasına önderlik etme sorumluluğu da her daim hatırlamalıdır.
NATO’nun ve AB’nin farklı denizlere yelken açma ihtimali göz önüne alınarak, NATO’nun kıymeti bilinerek, her duruma karşı hazır olmak her Türk’ün vazifesidir.
Tayfun Şahin, 11 Ocak 2026

Tayfun Şahin, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İletişim, Propaganda, İstihbarat ve Türk Devrim Tarihi konularında çalışmalar yapmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Strateji, jeopolitik, güvenlik, istihbarat, politika, yakın tarih, NATO, ABD-Çin rekabeti ve benzer konular ilgi alanlarını oluşturmaktadır.
- Bir radikalleştirme hikayesi | Özgür Özel ve ortakları CHP’lileri suça sürüklüyor
- Özgür Özel’e Genel Merkez Binasından Kaçması İçin Fırsat Verilmeli
- Casusluk davasındaki devlet sırrı | İstanbul’u İmamoğlu’na yabancı istihbarat örgütleri mi kazandırdı?
- Mustafa Sarıgül’den Muharrem İnce’ye Casusluk Davasının İşaret Ettikleri
- CHP tabanıyla CHP üst yönetimi arasındaki bağ koptu
