Ekrem İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü Davası’nın ilk duruşmasından itibaren yaşananları izledikçe, İmamoğlu ve iletişim ekibinin, tutuklamaların başladığı günden itibaren, ısrarlı bir şekilde; gerginlik, kutuplaştırma ve duygulara dayalı kampanya yürüttüklerini kolayca tespit edebiliyoruz.
Anlaşılan o ki bu tercihlerin arka planında, İmamoğlu’nun siyasi danışmanı ve reklam şirketi sahibi Necati Özkan’ın yönlendirmeleri var. Özkan ve dışarıdaki ekipleri, “gerçeğin iletişimi”ni yapmak yerine “post-truth dönemde” yaşandığını kabul ederek yalan haberlere, troll ordularına, parayla her şeyi söylemeye hazır sözde akademisyenlere/youtube ünlülerine, iliştirilmiş gazetecilere yatırım yapıyorlar gibi görünüyor.
İmamoğlu/Özel ekipleri bir tür “mahalle kavgası” yaratmayı hedefliyor
Dijital devrimin tüm siyaseti değiştirdiği ön kabulüne dayanan bu tercih, doğal olarak fikirleri, doğruları, haklılığı değil; yalanı, dolanı, kutuplaştırmayı, yankı odalarına yatırım yapmayı da gerektiriyor ki son günlerde sosyal medyada köpürtülen paylaşımlara, gerçeği haberleştiren Burak Doğan, Sema Kızılarslan gibi gazatecileri ve Gürsel Tekin gibi CHP’li siyasetçileri hedef alan saldırılara bakılırsa İmamoğlu ve iletişim ekibi, sadece davanın sağlıklı ele alınmasını engellemeyi değil; haber yapan gazetecileri hedef gösterme, tutuklu ailelerinin tepkisini onlara yöneltme ve sosyal medya üzerinden yoğun baskı altına alarak susturma, korkutma, dava salonundan uzak tutma hedeflerini de önlerine koymuşlar.
Bir tür “mahalle kavgası” yaratmayı hedefleyen İmamoğlu/Özel ekipleri; iddiaları çürütmek yerine gayri meşru ilan etme, suçlamaların tamamının siyasi saiklerle ortaya atıldığını iddia etme, her koşulda işin içine bir mağduriyet hikayesi katma ve teknik meseleleri tartışmak yerine tüm teknik konuları bir ya da birkaç “seçilmiş olay” üzerinden açıklayarak genelleme yapma gibi yöntemlere de başvuruyorlar.
“Onları” sorgulayan herkes düşman ilan edilerek susturulmaya uğraşılıyor
Elbette tüm bunların tepesine de “biz ve onlar” ayrımını koyuyorlar. Ancak tahmin edebileceğiniz üzere “Biz kimiz?” ya da “Onlar; neye göre onlar?” gibi soruların cevapları verilmiyor. Tam tersine “soru soran, sorgulayan” herkes düşman ilan edilerek susturulmaya uğraşılıyor. Bu sayede “yankı odalarındaki sesler” her geçen gün aynılaşıyor.
Sosyal medya platformlarının kullandığı algoritmalar da bireylerin sadece kendileri gibi düşünen hesapları görmesini sağlayınca, “kendini ve kendi gibileri mutlak doğrunun temsilcisi” ve diğer herkesi de “düşman, yanlış, yalancı, komplocu” olarak algılayan bir kitlenin ortaya çıkması sağlanmış oluyor. Bilgiye dayalı düşünmek yerine duygulara dayalı kamplaşma yaygınlaşınca bundan en çok “suça bulaşmış olanlar” yarar sağlıyorlar zira en azından toplumun bir kesimi, gözlerini/kulaklarını hırsızlığa, yolsuzluğa, rüşvete kapatarak “taraf” haline getirilmiş oluyor.

Gerçeği çarpıt, kamuoyunu yalanla yönlendir!
Elbette İmamoğlu ve iletişim kurmaylarının bu tercihi, bilinçli bir iletişim stratejisinin parçası olarak ortaya konuluyor. Reklam ve propaganda konularında makaleler kaleme alacak kadar alana hakim olduğunu düşünen ve tutuklu olarak yargılanan İmamoğlu’nun danışmanı ve reklamcısı Necati Özkan, post-truth döneminin ve dijital devrimin siyasette neleri değiştirdiğinin farkında olan biri. Farkında olmanın ötesinde yeni medyaların ve propaganda tekniklerinin kitleleri ikna/manipüle etmek için nasıl kullanılacağını da bildiğini iddia ediyor.
Özkan, kendi ismiyle yayınlanan, “Digital revolution: a risk, a challenge or a chance? (Dijital Devrim: Bir risk mi, bir meydan okuma mı yoksa bir fırsat mı?)” başlıklı ve “Changing communication and campaigning during the last 25 years (Son 25 yılda iletişim ve kampanya yönetimlerindeki değişimler)” alt başlıklı bir makalede aynen şöyle söylüyor:
“Dijital devrim, siyasette üç yeni kavramın küreselleşmesini de beraberinde getiren şu gelişmeleri sağladı:
- Gerçek ötesi siyaset (Post-truth): Gerçek ötesi siyaset, hedef kitlenin duygularına dokunacak şekilde, gerçeği açıkça görmezden gelen veya gerçeklerle desteklenmeyen bir mesajın tekrar tekrar kullanılması yoluyla siyaset yapma kültürünü temsil eder.
- Sahte haber: Bu terim, bir bireyin veya kuruluşun itibarını zedeleyen yanlış bilgiler içeren her türlü habere genel olarak atıfta bulunmak için kullanılmıştır. Sosyal medya ve daha özel olarak facebook haber akışının yükselişi, sahte haberlerin küresel olarak yayılması için bir katalizör görevi görmüştür. Kutuplaşma ortamı bu süreçte önemli bir rol oynamıştır. Bazı ülkelerdeki seçimler sırasında yabancı aktörler tarafından başlatılan büyük ölçekli sahte haber operasyonlarına dair bulgular ortaya çıktı.
- Botlar ve Troller: Küreselleşme ve dijitalleşmeden hayal kırıklığına uğramış, öfkeli vatandaş grupları sosyal medyada örgütlenip, liberal olmayan rejimleri sarsacak kadar güç kazandığında bazı ülkelerdeki yönetimler, kamu gücü ve kaynaklarını kullanarak bot fabrikaları ve trol orduları kurmaya başladı.”
Necati Özkan, makalesinde dijital tekniklerin tüm dengeleri değiştirdiğinin ve bu tekniklerin demokrasi lehine kullanılabileceği gibi anti-demokratik hedefler için de kullanılabileceğinin altını çizmiş. Bir başka deyişle “dijital tekniklerin”, kim kullanırsa onun amaçlarına hizmet eder hale geldiğini vurgulamış.
Bu kısım önemli zira Necati Özkan, örnek olarak gösterdiği 2016 ABD seçimlerine dair de şu değerlendirmeyi yapmış:
- “23 Haziran 2016’da yapılan Brexit Referandumu ve 8 Kasım 2016’da yapılan ABD Başkanlık Seçimi, dijital alanda manipülasyonun sonuçlarını açıkça gösteren iki örnekti. Bu siyasi kampanyaları yöneten ekipler, finansal durumumuz, sağlık kayıtlarımız, etnik kökenimiz, alışveriş davranışımız, coğrafi konumumuz ve siyasi refleksimizin yanı sıra ne okuduğumuz, ne izlediğimiz, ne beğendiğimiz hakkındaki verileri yetkisiz bir şekilde kullanma olanağına sahipti. Her iki kampanyada da kullanılan Cambridge Analytica örneğinde olduğu gibi, veri analizi şirketleri, ‘kişilik özelliklerini’, davranışlarını ve ‘karar vermenin’ gerçek itici güçlerini belirlemelerine yardımcı olmak için tahmine dayalı modelleme ve psikolojik araçlar geliştirdi.”
Necati Özkan büyük veriye sahip olanların kitleleri manipüle edebileceğini biliyor
Yani Necati Özkan, “big data (büyük veri)” havuzuna ve yeterli teknolojiye sahip olan kişilerin/grupların istedikleri zamanda ve istedikleri yerde kitleleri manipüle edebileceğinin farkında. Bu farkındalığın da İBB Davası başladığından beri, Özkan ve ekibi tarafından, “gerçeği” ortaya çıkarmak için değil, “CHP tabanını uyutmak için kullanıldığını” görüyoruz.
Özkan’la iltisaklı “medya çalışanları”nın da CHP tabanını uyutma konusunda çok yoğun çalıştıkları ve devam eden İBB duruşmalarında, gerçekleri halkın gözünden kaçırmak için her şeyi yaptıkları malum. Bu durum, İmamoğlu/Özel ekiplerinin aylar boyunca “duruşmalar TV’den yayınlansın” talebiyle çelişkili görünse de tam tersine en baştan beri plan aynıydı: Duruşmalarda ortaya konan iddiaların ve öne çıkarılan delillerin üstünün örtülmesi ve “sadece iliştirilmiş medya çalışanları” üzerinden duruşmaların haberleştirilmesi.

Duruşmalar TRT’den yayınlansın propagandasından “tutanakları kimse okumasın” noktasına…
İmamoğlu/Özel ekipleri, davanın TV’lerden yayınlanmasının mümkün olmadığını herkesten daha iyi biliyorlardı ancak “yayınlansın” diyerek Özkan ekibinin propagandasından bihaber olan CHP tabanına “bu bir siyasi dava” demiş olacaklardı. Aylarca bu propaganda devam ettirildi fakat duruşmalar başlayınca gördük ki asıl istenen şey, hiç kimsenin mahkeme salonunda olan bitenden haberdar olmaması!
Zira bugüne kadar ne CHP üst yönetimi ne de savunma avukatları, duruşma tutanaklarını olduğu gibi halka açtı! Öyle ya, bir kişi ya da grup, duruşmalar TV’den yayınlanırsa halk duruşmalarda konuşulanlar üzerinden gerçeğe ulaşabilir diye aylarca ses yükseltiyorsa ve mahkeme de buna izin vermiyorsa yapılması gereken basittir: Tüm tutanakları halka ulaştırmak ve kararı onların vermesini sağlamak! Elbette iletişim ekibi bunu yapmadı zira biliyorlardı ki dava tutanakları yayınlanırsa “gerçekler ortaya çıkar! İddiaların ne kadar ciddi olduğu anlaşılır.”
Bağımsız gazetecilerin Silivri’ye gitmelerini kendi anlatılarını pazarlayabilmek için engellediler
Bu yüzden, İmamoğlu/Özel iletişim ekipleri çok önemli bir şey yaptılar. Öncelikle davayı takip etmek isteyen tüm bağımsız gazetecileri hedefe oturtup, tehditlerle, korkutmayla salondan uzaklaştırdılar. Mesela, gazeteci Sema Kızılarslan’ın, işten atılması için troll orduları harekete geçirildi, hakkında yalanlarla, hakaretlerle dolu sayısız twitler atıldı.
Gazeteci Burak Doğan hedef gösterilerek, Silivri yerleşkesine gitmesi engellenmeye çalışıldı. Tutuklu yakınlarının gerçeği arayan gazetecilere tepki göstermesini temin edecek şekilde yapılan yayınlarla “sadece İmamoğlu’yla iltisaklı olan medya çalışanlarının mahkeme salonuna ulaşması” sağlanmış oldu. Bu çok önemli bir hamleydi zira artık gerçekler değil kendi anlatılarına göre “seçilmiş hikâyeler” kamuoyuna pazarlanabilecekti.
İmamoğlu/Özel iletişim ekipleri o kadar başarılı oldular ki örneğin Necati Özkan’ın ağzından çıkan her şey; aynı cümlelerle, aynı vurgulamalarla önce iliştirilmiş medya çalışanları tarafından haberleştirildi, sosyal medyada yaygınlaştırıldı, ardından da tüm zihinlere enjekte edildi. Şu anda size Necati Özkan dediğimde, son bir kaç günde bir yerlerde “Hoşgeldin 007!” cümlesine rastladıysanız bilin ki kara propaganda size kadar ulaşmıştır. Zira Özkan’ın ekibi, neyi öne çıkaracakları da dahil “hazır metinleri” iliştirilmiş medya çalışanlarına ulaştırarak her mecrada aynı cümlelerin, bakış açısını hakim olmasını sağlıyorlar.

Gürsel Tekin’e saldırtılarak abilerinden “aferin aldırılan” operasyon aparatları
İmamoğlu/Özel iltisaklı medya çalışanlarının çalışmaları bununla sınırlı değildi elbette. Duruşmaların içeriği gündeme gelmesin, CHP tabanı gerçekleri bilmesin diye, her gün bir kavgayı öne çıkardılar. En son, CHP İstanbul Çağrı Heyeti Başkanı Sayın Gürsel Tekin’i hedef alan aşağılayıcı saldırılar işte bu adımların sahadaki yansıması olarak ortaya kondu.
Kötü eğitimli, “operasyon aparatı” bir medya çalışanı, durup dururken, Sayın Tekin’le ilgili “zübük, yüzsüz” yakıştırmaları yapınca müzahir yapılar da olayı köpürttükçe köpürttüler. Oysa Tekin, bulunduğu göreve yeni gelmediği gibi, hakaretler yağdıran medya çalışanı da CHP’li ya da Atatürk’ü anlamış/benimsemiş biri değildi! Ancak amaç hasıl oldu ve muhtemelen kendisine ödül ayarlayan abilerinden kocaman bir “Aferin” aldı.

Adalet Bakanı’nın “yalnızlaştırılması” ve kişisel saldırıların merkezine oturtulması
Tüm bu sürecin en ilginç yanıysa İBB merkezli yolsuzluk ve rüşvet iddialarını, habercilik çerçevesinde, gündeme taşıyan gazetecilerin yalnız bırakılması gibi Savcılık makamının ve genel anlamda Adalet Bakanı’nın da “yalnızlaştırılması” ve kişisel saldırıların merkezine oturtulması oldu.
Bu durumda akla şu sorunun gelmesi kaçınılmazdı: Acaba rüzgar tersten mi esiyordu? Yoksa CHP’yi ele geçiren ve kendi ikballeri için kullanan İmamoğlu/Özel klikleri güçleniyor muydu?
Türkiye karşıtı güçlerin İmamoğlu/Özel’i desteklemesinin nedenleri
Bu soruya cevap verebilmek için önce her devletin, diğer devletlerle olan ilişkilerinde avantaj elde etmek ve ulusal çıkarlarını maksimize etmek için uğraştığını, bu çabaların da “kuralla bağlı” olmadığını hatırlamak gerekir. Örneğin, bir hasım devlette genel seçim varsa ve X devleti, kendi çıkarları için, A’nın değil de B’nin “devlet başkanı” olmasının daha büyük avantaj sağlayacağına inanıyorsa elindeki her imkanla B’nin seçilmesi için adımlar atabilir. Bu kimi zaman, hasım devletteki nüfuz casusları üzerinden yapılır, kimi zaman da sosyal medya üzerinden destek vermekle hatta bazen özel yazışmaların, e-maillerin ele geçirilip seçmen davranışlarını etkilemek için kamuoyuna açıklanmasıyla gerçekleşir. Yani aday B, sadece başka bir devletin çıkarlarına daha iyi hizmet edeceği düşüncesiyle X devleti tarafından desteklenebilir.

Türkiye’nin mevcut durumu ve ortaya çıkan bunca delilli yolsuzluk iddialarına rağmen İmamoğlu/Özel kliklerinin hala belli konularda, örneğin algı operasyonlarında, başarı sağlayabilmesinin sebebi budur. Yani uluslararası destek! Çok açık ki başta AB ülkeleri (Almanya, Fransa da diyebiliriz) ve Rusya olmak üzere (Türkiye’de İrancı görünümlü çok sayıda Rusçu da vardır.), pek çok devlet “kendi ulusal çıkarlarını maksimize etmek için” başka devletlerdeki siyasi oluşumları, grupları, liderleri desteklerler, onlara maddi ve teknolojik olarak katkıda bulunurlar. Türkiye’nin Suriye’den Mısır’a, İran’dan Somali’ye ve Türkistan’dan Endonezya’ya kadar uzanan geniş bir alanda güç sahibi olması ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yüksek liderliği, Türkiye karşıtı güçlerin hep birlikte belli muhalif grupları/kişileri desteklemesine sebep olmuştur ve başarısızlığı mahkum olsalar da, bu desteğin devam edeceği bilinmelidir.
Ancak, dış dünyanın ya da Türkiye karşıtı güçlerin İmamoğlu/Özel kliklerine olan sınırsız desteğinin devam etmesini temin için bir nokta vazgeçilmezdir: toplumsal kutuplaşma!
İktidar karşıtı ya da Erdoğan/AK Parti karşıtı cephe, ne kadar sert ve uzlaşmaz olursa yabancı odakların desteği o kadar çok olacaktır, zira iç cephenin zayıflığı, iç çatışma ihtimalinin yüksekliği vb. gibi durumlar Türk hükümetine karşı koz olarak kullanılabilecek en büyük sebep haline gelir. Bunu şaşırdığım için söylemiyorum, İmamoğlu/Özel kliklerinin, kendi bireysel ikballeri için CHP’yi ve CHP’lileri nasıl gayri milli noktalara taşıyabileceklerini göstermek için söylüyorum.
Olmayan konuları öne çıkar, gerçeği maskele, zihinlere çerçeve çiz!
Kendisini iletişimci olarak tanımlayan ancak resmi bir eğitimi bulunmayan, el yordamıyla iş gören, alaylı reklamcı Necati Özkan’ın da hakikatin değil yalanın iletişimine bu kadar odaklanıyor olmasının sebebi aynı: Kutuplaşmış Türkiye ortamında dışarıdan destek bulmanın daha kolay olacağını düşünmesi.
O halde Özkan’a ve ekibinin yaptıklarına biraz daha yakından bakarak, iletişim stratejilerinin temel sütunlarını açığa çıkarabiliriz. Bildiğiniz üzere, Necati Özkan’ın devam eden bir de “Casusluk Davası” var.

Necati Özkan’a göre yalan yeterince tekrar edilirse en açık gerçekliğin önüne bile geçilebilir
Özkan’ın hakkındaki iddialar ve ürettiği cevaplar bize genel anlamda İBB Davasıyla ilgili de bakış açısı oluşturuyor, zira casusluk iddiaları ile ilgili çok sayıda açıklaması var. Kamuya açık kaynaklardan bulunabilen bu açıklamalarda Özkan’ın, “yalana dayalı kamuoyu imalini” bir yöntem olarak benimsediğini, yeterince tekrar edilirse en büyük yalanın bile en açık gerçekliğin önüne geçebileceğine inandığını görüyoruz.
Casuslukla suçlanan reklamcı Necati Özkan, ifadelerinde hemen hiçbir soruyu cevaplamazken sık sık verdiği röportaj görünümlü basın açıklamalarında ve medya mensuplarına gönderdiği “hakikat mektupları” adını taşıyan metinlerde gerçeğe kendince bir şekil vermeye ve CHP tabanını da ikna etmeye çabalıyor. Ancak bunu yaparken referansı “hakikat değil” tam tersine post-truth döneminin ruhuna uygun olarak yalanlar, çarpıtmalar, seçilmiş küçük/önemsiz konular üzerinden yaratılan sahte mağduriyetler oluyor.
İliştirilmiş “medya” mensupları Özkan’ın mektuplarında yazan cümleleri tekrar ediyor
İlginçtir ki o kendi yazdığı metinlerde neleri ön plana çıkarıyorsa iliştirilmiş medya mensupları da hemen “aynı cümlelerle” tekrara girişiyorlar. Hem de övgüler eşliğinde! Çok ilginç ama Necati Özkan kendisini övdürmeyi seviyor sanırım. Bir kahraman olarak görülmek, yaptığı her açıklamada bir hikmet buldurmak gibi hevesleri var. Ancak “şeyh uçmaz, mürit uçurur” misali, kendisini övgülere boğmaya hazır çok sayıda iliştirilmiş medya unsuru olunca istediği her açıklamayı da yaptırabiliyor. Muhtemelen bu yüzden, kendisini gerçekle bağlamıyor.

Necati Özkan’ın casus Hüseyin Gün’le “tanışıklığı” konusunda iliştirilmiş medya üzerinden inşa etmek istedikleri
Örneğin Özkan, iddianamede hiç bir şekilde sorun edilmemiş bir konuyu, ilk günden itibaren ısrarla gündeme taşımış. T24’te yayınlattığı basın açıklamasında, Cansu Çamlıbel, Özkan’ın Hüseyin Gün’le tanışma konusunu gündeme getirerek soruyor: “Savcılık sorusunda da ‘Bir yakınım vesilesiyle geldi randevu talebi’ demişsiniz. O yakının kim olduğunu neden açıklamıyorsunuz?”
Necati Özkan’ın cevabı ise şöyle oluyor:
- “Hüseyin Gün ve ‘annem’ veya ‘manevi annem’ dediği Seher Alaçam ile tanıştığımızda, Seher Hanım kendisinin birkaç kez doğrudan randevu almak için ofisimi aradığını, sonuç alamayınca bir tanıdık bularak benimle temas kurabildiğini söylemişti. Seher Hanım’a randevu için aracılık eden tanıdığımın kim olduğunu net olarak hatırlayamıyorum. Bir eski siyasi olduğunu hayal meyal hatırlıyorum ama tam olarak kimdi, hatırlayamıyorum. (…)
(…) İşte böyle bir dönemde Seher Alaçam ve Hüseyin Gün ile tanıştım ve tekrar ediyorum 23 Haziran seçimleri öncesi sadece bir kez görüştüm. Bu soruyla ilgili küçük bir notum var. Savcılık ifadesinde ‘Bir yakınım vesilesiyle geldi randevu talebi’ deniyor ya onun sebebi şu; savcı size sorusunu soruyor, siz cevap veriyorsunuz fakat ifadeye sizin cümleleriniz yazılmıyor. Savcı sizin cümlelerinizi not alıp, kendi cümlelerini kaydettiriyor. İfade sırasında ben savcının kullandığı ‘bir yakınım’ kelimesine itiraz ettim, ‘bir tanıdığım’ dedim ama savcı ‘ne fark eder’ diyerek kelimeyi değiştirmedi. Avukatlarım da önemsemeyince ben de itirazımı sonlandırdım.”
Satırları okuyunca ortada “büyük bir sorun ve hatta haksızlık olduğunu” düşünüyor okuyucu. Öyle ya Necati Özkan, “bir tanıdığım” demiş ve O’nun tüm isyanına, itirazına, kendisini paralamasına rağmen Savcı “ne fark eder” diyerek “kelimeyi değiştirmemiş!”
Röportaj sorularını kendisinin hazırladığını iddia eden Çamlıbel, tekrar soruyor konuyu; önemsiyor belli ki “kelime farkını” ve şöyle diyor: “Şimdi geriye dönüp baktığınızda keşke ‘İfademin kendi beyanım doğrultusunda kayda geçirilmesi için ısrarcı olsaydım’ diyor musunuz? Zira bu ifadeyi siz sanki birisini gizliyor ve koruyorsunuz gibi yorumlayanlar oluyor ekranlarda.”
Necati Özkan’ın cevabı da ilginç: “Hayır, çünkü hukuken hiçbir farklılık taşımayan, birbiri yerine sıklıkla kullanılan iki kelimenin söz konusu olduğu konusunda avukatlarım da bana teminat verdiler. Ben konunun hukuki boyutuyla ilgiliydim ve o noktadan sonra ekranlarda ‘kim, hangi sözümü nasıl yorumlar’ diye düşünecek durumda değildim. Hala da konunun bu boyutuyla ilgili değilim, ben hakikatin açığa çıkmasına odaklıyım.”
Dikkatinizi çektiği üzere Necati Özkan cevabında önce hukuken bir sorun olmadığını itiraf ediyor ancak devamında yeniden “büyük bir sorun varmış” gibi cümleler kuruyor.
Açıkçası röportajı(!) okuyunca benim de dikkatimi çekmişti bu vurgu ve acaba bu hikaye nereye varacak diye merakla beklemeye başlamıştım. İddianame ortaya çıkınca özellikle baktım ama “yakınım/tanıdığım” kelimeleri üzerinden yapılan bir suçlamayla karşılaşmadım. Ancak Necati Özkan, tatmin olmamış olacak ki, konunun peşini bırakmamış ve devam etmiş! 13 Şubat’ta Sözcü Gazetesinde çıkan bir röportajında şöyle demiş: “23 Haziran 2019’da tekrarlanan İstanbul seçimlerinden 11-12 Gün önce bir referansla Hüseyin Gün isimli şahıs benimle tanışmaya geliyor.”
Yani Özkan’ın “bir yakınım” ile başlayan, “bir tanıdığım” demiştim ama Savcılık o kelimeyi değiştirmedi diye isyan ettiren, canını sıkan mesele bu sefer de “bir referans” olarak yeniden hayat buluyor. Oysa “bir yakınım, bir tanıdığım, bir referans” kelimeleri arasında Savcılık bir sorun görmemiş; iddianamede bu konu üzerinden bir varsayımda bulunulmamış; herhangi bir suçlama gündeme gelmemiş; iddiaların merkezine “bu 3 kelimeden biri konulmamış”; kelimeler arasında hiyerarşi inşa edilmemiş ancak Necati Özkan, aralıksız olarak bu konuyu gündemde tutmuş. Tıpkı iddianamede hiç bir değer altefilmeyen “mami” ifadesinin Necati Özkan’ın ağzına pelesenk olması ve O’nunla birlikte hareket eden tüm medya aparatlarının da her cümleye “mami” diyerek başlaması gibi. Özkan, bulduğu her fırsatta hakkındaki iddiaları yanıtlamak yerine Hüseyin Gün’ün Seher Alaçam’a “mami” diye hitap ettiğini söylemiş. Aslında bunu yaparak kamuoyunun davayla hiçbir ilgisi olmayan “konularla” meşgul edip, iddiaları sulandırmış. Hakkındaki iddialara cevap vermek yerine CHP’lilerin aklında yer edecek bir “kelime” kalsın ve dava her gündeme geldiğinde bir de “mami” lafı hatıra gelsin istemiş.

Kamuoyunda algı inşası: Aykut Erdoğdu’nun “ışınlanma teorisi” de iddianamede suçlandığı bir iddiaya yönelik değil
Bu kısım önemli, zira İBB davasında “rüşvete aracılık” yaptığı iddia edilen Aykut Erdoğdu da savunma yaptıktan hemen sonra “ışınlanma” diye alakasız bir konu sosyal medyayı sarınca dikkatimi çekti. Acaba iddianamede “ışınlanma teorilerine atıf” mı var diye araştırırken konunun “HTS” kayıtlarıyla ilgili olduğunu öğrendim. İmamoğlu’na bağlı troller ve iltisaklı medya unsurları tarafından köpürtülen meseleye göre Erdoğdu’nun 03.06.2020 tarihinde kısa sürede çeşitli ilçelerde baz verdiği temel savı üzerinden bunun imkansız olduğu, HTS kayıtlarının delil özelliğinin olmadığı, HTS verileri referans alınırsa bunun “ışınlanma yeteneğiyle” açıklanabileceğine dair esprili ve organize bir sosyal medya çalışmasının yapıldığını gördüm.
Doğal olarak bu konu da dikkatimi çekti zira koca koca adamlar “bu kadar ses çıkardığına” göre ve arkalarına binlerce trolü topladıklarına göre herhalde iddianamenin ana varsayımlarından biri çökmüştür diye heyecanlandım ama boşa heyecanlanmışım! Çünkü iddianamede Aykut Erdoğdu’ya yönelik 03.06.2020 tarihini içeren bir suçlama yok! Yani Erdoğdu, o gün ışınlanmış olsa da olmasa da bunun bir anlamı yok zira ortada o güne ve o HTS verilerine dair bir suçlama bulunmuyor! Demek ki kamuoyunun davaları takip etmesi yerine ışınlanma esprileriyle uğraşması tercih edilmiş.
Stratejilerinin önem sıralamasının en üstünde “CHP seçmen kitlesinin gerçeğe ulaşmasının her yolla engellenmesi” var
Buradan da anlıyoruz ki Özkan’ın temel iletişim stratejisi ile davanın diğer sanıklarının ve onlara müzahir medya aparatlarının yaklaşımları aynı. Konuları nasıl ele alacaklarına dair ortak bir görüş oluşturulmuş, kararlar alınmış, “çarpıtma nasıl yapılır ve potansiyel destekçi kitle nasıl duygularından yakalanır” konusuna yoğun şekilde çalışılmış.
Elbette bu ve benzeri çarpıtmalar üzerinden yapılan manipülasyon ve yoğun troll hareketliliği bizlere önemli bir bilgi veriyor: İmamoğlu/Özel ve bağlısı iletişim ekipleri davayla, mahkemeyle ve gerçeklerle değil “CHP seçmenlerini kandırmakla, onları duyguları üzerinden manipüle etmekle, halkın bir kısmının aktif desteğini alıp, onlar üzerinden çıkış aramakla” ilgililer. Önem sıralamasının en üstüne “CHP seçmen kitlesinin gerçeğe ulaşmasının her yolla engellenmesi” yazılmış.
CHP’yi ele geçiren klikler CHP tabanının düşünmeden itaat etmesini istiyorlar
Zira kitle kandırılmaya devam ettirildiği müddetçe “bir şansları” olduğuna inanmışlar. Kamplaşma, kutuplaşma ve mahalle kavgası devam ettiği müddetçe “zamanın” kendilerine yeni bir fırsat sunacağını düşünüyorlar. Özellikle uluslararası güç odaklarının “aparat ihtiyacı” sebebiyle kendilerinin bir noktadan sonra “yabancı destekle” yeni bir aşamaya ulaşabileceklerini varsayıyorlar. CHP’yi ele geçiren klikler; CHP tabanının düşünmeden, eleştirmeden, alternatif fikirler üretmeden sadece “itaat” etmelerini ve en ilkel kavram setiyle hayata bakmalarını istiyorlar.

CHP tabanı işgalcilerden kurtulmak için gün sayıyor
Ancak bu plan da işe yaramayacak. Çünkü CHP’yi ele geçiren İmamoğlu/Özel kliğinin temel özelliği: CHP’li olmamaları! İşte bu gerçek, tüm anlatıyı yerle bir ediyor.
CHP tabanı; kendilerini mankurtlaştırmak isteyen, sorgulamalarını istemeyen, aparatlaştırılmış medya unsurlarıyla gerçeği tersyüz eden ve bireysel ikballeri için CHP’yi kullananlara rağmen İmamoğlu/Özel kliklerinin arkasında durmuyor.
Onlar, dünyanın yeni bir düzen arayışı içinde olduğunu ve “Yeni Dünya Düzeni” kurulana kadar küresel bir kaos, savaş, yıkım döneminin içinde bulunduğumuzu biliyorlar. Bu yüzden, kronik hale getirilmiş ve mutlaka terk edilmesi gereken Erdoğan nefretinden de, zihinleri felce uğratan “nefret dilinden” de uzak durarak, “milli” bir tavır sergiliyorlar. Tüm kara propagandaya rağmen yolsuzluğu, rüşveti, parayla satın alınan medya aparatlarının anlattıklarını kabul etmiyorlar.
Ve görünen o ki, CHP’yi, işgalcilerden kurtarmak için de gün sayıyorlar.
Tayfun Şahin, 15 Nisan 2026

Tayfun Şahin, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İletişim, Propaganda, İstihbarat ve Türk Devrim Tarihi konularında çalışmalar yapmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Strateji, jeopolitik, güvenlik, istihbarat, politika, yakın tarih, NATO, ABD-Çin rekabeti ve benzer konular ilgi alanlarını oluşturmaktadır.
- Devletin “İmkan Kabiliyet Havuzu”na Sızan Kliklerin Yeni Hedefi: 90’lara Dönüş
- Gürsel Tekin’in Sırtını Hedefleyen Kanlı Hançerler
- Bilal Erdoğan Karşıtı Cephenin Aparatı Olarak “Yeni Parti”
- Bir radikalleştirme hikayesi | Özgür Özel ve ortakları CHP’lileri suça sürüklüyor
- Özgür Özel’e Genel Merkez Binasından Kaçması İçin Fırsat Verilmeli

SN.ŞAHİN, ELİNİZE ZİHNİNİZE SAĞLIK KÖKÜ DIŞARDA OLDUĞU ARTIK İYİCE BELİRGİNLEŞEN İMAMOĞLU ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTÜ ANCAK BU KADAR İYİ ANALİZ EDİLEBİLİRDİ,.
Tebrikler
Mehmet Lütfi Özkaya
Tebrikler