Casusluk davasındaki devlet sırrı | İstanbul’u İmamoğlu’na yabancı istihbarat örgütleri mi kazandırdı?

Casusluk Davasında iliştirilmiş medya unsurlarının hep bir ağızdan “dava çöktü” yayınları yapmalarını ve sanıkların “savunmalarını” hakikat gibi sunmalarındaki yüksek motivasyonu görünce davaya daha yakından bakmaya karar verdim. Ancak ilk andan itibaren fark ettim ki iliştirilmiş medya unsurları “bilgiye dayalı” haber yapmak yerine “duygulara dayalı” kara propaganda yapmayı tercih etmişler. 

Açıkçası çok şaşırtıcı bir durum değil bu; zira öyle bir dönemdeyiz ki “parası ve gücü olan” herkes istediği kadar medya unsurunu, istediği konuda, istediği şekilde yönlendirebiliyor. Hele hele konunun taraflarından biri, “İBB Başkanı gerekirse bir elinde Ay’ı bir elinde Güneş’i tutar!” diyebilecek kadar “kudret” sahibi olduğunu düşünüyorsa ve uluslararası desteği de varsa kullanışlı medya aparatları bulmak zor olmayacaktır. 

Bu konunun bir diğer önemli tarafı, İmamoğlu / Özel kliklerinin yanında pozisyonlanan medya çalışanlarının kendilerine “iktidara karşı mücadele” misyonu da biçerek, “ahlaki üstünlük atfetmeleridir ki  bu da A’dan Z’ye yanlış bir yargıdır zira Gazetecinin görevi “güç odaklarına karşı, kamu yararını öncelemek ve güçlüyü denetlemektir.”

Güçlülerden birini, bu olayda İmamoğlu / Özel kliğini, her koşulda aklamak, hukuksuzlukları ortaya çıkmasın diye gerçeği perdelemek gazetecilik değildir. Bu anlamda iliştirilmiş medya unsurlarının halkın karşısında oldukları, haber alma hakkına tecavüz ettikleri ve üzücüdür ama basın kartı taşısalar da gücün hizmetkarı oldukları düşünülebilir. 

Kafa Karışıklığının İlk Sebebi: OSINF ile OSINT Aynı Şeyler Değildir!

Şimdi gelelim İmamoğlu/Özel klikleriyle onlara müzahir yapıların aralıksız tekrar ettikleri bir kaç yanlışı açıklayarak Casusluk Davasını ele almaya. 

Dil birliği etmiş şekilde diyorlar ki: “Olmayan bir devlet sırrını, Olmayan bir devlete sızdırmakla, Olmayan gizli belgelerle, Olmayan gizli bilgilerle, Olmayan bir casusluk faaliyeti yürümekten yargılanıyoruz.”

Etkileyici bir dil, etkileyici bir özet. Ancak gerçekten öyle mi?

Sanırım kafaları bu kadar karıştıran ve kamuoyunu manipüle edilmeye bu kadar açık hale getiren ilk şey: Open Source Information /OSINF (Açık Kaynak Bilgisi) ile Open Source Intelligence /OSINT (Açık Kaynak İstihbaratı) arasındaki farkın bilinmemesi ya da bilinçli olarak aynıymış gibi gösterilmesi. 

Bu fark ortaya konmayınca hem Savcılık iddianamesinde yer bulan “Mozaik Bilgi Teorisi” yok sayılmış oluyor hem de “Olmayan gizli bilgilerle, Olmayan bir devlet sırrını,..” gibi cümleler üzerinden kamuoyu yanlış yönlendiriliyor.

Oysa kural olarak şunu asla unutmamalıyız: Her istihbarat çıktısı, kullanılan verilerin, bilgilerin, haberlerin içerdiği bilgilerden daha farklı bir sonuca / bilgiye işaret eder. Yani tek başına anlam ifade etmeyen bilgilerin “istihbarata” dönüşmesi için “bir bağlamın” olması, ihtiyacı ortaya koyan bir soruna/soruya özgün bir cevap üretmesi gerekir. 

OSINT (Açık Kaynak İsthbaratı) yaptığımız varsayımı altında, tüm süreci İstihbarat Çarkı üzerinden açıklarsak, analiz; bir ihtiyaçla başlar. Ardından OSINF yani Açık Kaynak Bilgilerinin yer aldığı bilgi / haber evreninden ilgili olduğu düşünülen her şey toplanır. Bunlar bir twit de olabilir, sosyal medyadaki bir yazı / fotoğraf da, bir gazete köşe yazısı da… 

İstihbarat çıktısı ise üçüncü aşamada, yani “kıymetlendirme” aşamasında ortaya çıkar. Bu kısım önemli, zira toplanan tüm bilgilerin tamamı, açık kaynaklardan elde edilmiş olsa bile “kıymetlendirilmiş olan çıktı” kendisine kaynaklık eden bilgiler gibi otomatik olarak “açık kaynak bilgisi” olarak sınıflandırılmaz. 

Zira yapılan iş, OSINF’ten OSINT’e geçiş aşamasıdır. Artık kıymetlendirilmiş bir bilgi doğmuştur. Bu noktada, “publicly available / kamuya açık olan bilgiler, non-sensitive / önemsiz / risk barındırmayan özelliğini de kaybedebilir! Zira ortada yeni bir “ürün” vardır. 

Örneğin, sosyal medyada bir kullanıcının savaş alanından paylaştığı bir fotoğraf Açık Kaynak Bilgisi’dir (OSINF). Aynı bölgeyle ilgili bir özel şirketin web sayfasında paylaştığı bir uydu görseli OSINF’tir. Bir sivil toplum örgütünün aynı bölgede daha önce yapılan hava saldırılarını harita üzerinde gösterdiği bir görsel OSINF’tir. Aynı bölgeden yayın yapan bir TV kanalında gazetecinin konuşurken arka planda görülen yerlerin videosu OSINF’tir. Ancak bir kişi / kurum tüm bunları birleştirip, o bölgede hasım güçlerin hiç bombalamadığı bir geçit bölgesini tespit ederse ve bu bölgenin sivil ihtiyaçların temini için ana arter olarak kullanıldığını ortaya koyarsa artık kıymetlendirilmiş bilgilerden elde edilen OSINT yani Açık Kaynak İstihbaratı yapılmış olur. 

Bu konu özelinde OSINT çıktısı: Savaş Alanında kimsenin fark etmediği ve sivil ihtiyaçların temin edildiği bir geçitin / yolun / güzergahın varlığıdır. Bu geçit, hiç bir açık kaynakta yoktur! Ancak geçidin varlığına açık kaynaklar kullanılarak ulaşılmıştır.

Aynı örnekle devam edersek, hiçbir gizliliği olmayan Açık Kaynak Bilgilerini kullanarak bir “askerî sır” da OSINT vasıtasıyla faş edilmiş olabilir. Yani kamuya açık bilgilerin kullanımı sonucunda “non-sensitive / önemsiz / sıradan” bilgiler “sensitive / önemli / hassas” hale dönüşebilir. 

Verdiğimiz hayali örnekte olduğu gibi savaş alanındaki geçit bölgesi sosyal medyada ortaya konursa hasım güçler bu açıklamaları referans alarak ilgili bölgeyi bombalayıp, pek çok sivili öldürebilir! Yani sıradan bilgiler kullanılarak elde edilen bilgiler “analize tabi tutularak” devlet sırrını ifşa da edebilir. Tüm bunlar olasılık dairesi içinde olduğu gibi aynı zamanda “hukuk dairesinde” değerlendirmeye tabidir. Bu anlamda mahkemeler tek tek ele alındığında suç olmayan bilgilerden üretilmiş analizlerin, diğer hukuki şartlar da mevcutsa, suç oluşturduğuna karar verebilirler. 

Demek oluyor ki “açık kaynakları kullandık” savunması otomatik olarak suçsuzluk sonucu doğurmaz.  

Devlet Sırrı ve Mozaik Sır Teorisi

Zaten iddianame de bu gerçek üzerinden yola çıkarak Mozaik Sır Teorisine atıf yapmış. Casusluk Davası üzerinden kara propaganda yapan iliştirilmiş medya unsurları hemen “devlet sırrı değil!” diyeceklerdir. Ancak Savcılık makamı onlar demeden, hem devlet sırrı kavramını hem de Mozaik Sır kavramını İddianamenin başında açıklamış. 

 Savcılık öncelikle devlet sırrı kavramını ele almış: 

“Tüm devletler, güvenliklerinin sağlanması, iç ve dış siyasal veya askeri yararların korunması amacıyla gizli bilgilerini kendilerinde saklı tutarlar. Bu gizlilik, devletin kendisine, ülke ve toplumuna ait bilgilerin yanında, iç ve dış istihbarat yolu ile elde edilen her türlü bilgiyi de kapsar. Toplum halinde yaşayıp, bir hukuk düzenine bağlı olarak ülkenin birliğini ve beraberliği ile kişi hak ve hürriyetlerini koruyup gözeten devletin iç ve dış güvenliği, siyasal ve askeri yaralarının korunmasında taviz verilemez.(…) Sınırlı kişinin erişebildiği, sınırlı bir çevrede bilinen hukuka uygun yöntemlerle elde edilemeyen, tahrip edilmesi, temini, açıklanması veya yabancı güçlerin eline geçmesi, geniş anlamda devletin güvenliğine zarar verebilecek olay, nesne ve bilgilere Devlet Sırrı denilebilecektir. (…) Bir olay sadece sınırlı kişilerce erişim imkanı sunuyor ise gizlidir. Üçüncü kişilerin bilgiyi öğrenebilmek için hukuka aykırı yollara başvurmalan gerekiyorsa bilginin sınırlılığı kabul edilmiştir. (…) (İddianame s.4-5)

Tekrar edelim, “Devlet sırrı; devletin kendisine, ülke ve toplumun ait bilgilerin yanında iç ve dış istihbarat yolu ile elde edilen her türlü bilgiyi de kapsar.”

İliştirilmiş medya unsurlarıysa, tıpkı sanıklar gibi, “açık kaynakları kullandık, casusluk için gizli bir belge ve bir devlet gerekir” gibi şeyler söylüyorlar. Biz konu biraz daha aydınlansın diye Yargıtay kararlarına da göz atalım. 

(Kapatılan) Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 8/3/2018 tarihli, ve E.2016/6690 ve K.2018/604 sayılı kararında 5237 sayılı Kanun’un mevcut Casusluk Davasının da dayanağı olan 326. ile 339. maddeleri arasında düzenlenen Suçlar bakımından yaptığı ayrıntılı değerlendirmeye bakmamız yerinde olacaktır:

“Daire bu suçlar ile korunan hukuki yararın, devlet güvenliği, iç ve dış siyasal yararları ve milli savunmaya ilişkin menfaatler olduğunu belirtmiştir. Madde gerekçesinde ifade edildiği şekliyle korunan menfaatin milli savunma olarak belirtilmesine vurgu yapan Daire, korunan hukuki değerin belgenin veya bilginin muhteva ettiği Sır olmayıp devletin güvenliği ve Siyasi menfaatleri olduğunu açıklamıştır. Daireye göre önemli olan husus, temin edilen ya da açıklanan bilgilerin devletin güvenliği ya da iç ve dış siyasal yararları gereği gizli kalmasının zorunlu olmasıdır. Daire, suçların konusunu ise devletin güvenliği veya iç ya da dış siyasal yararları gereği, niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgilerin oluşturduğunuz ifade etmiştir. Daireye göre gizliliği gerekli kılan husus Devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararlarıdır. Daire ayrıca devletin güvenliği veya siyasal yararları ile yakından ilgili olan ve elde edilmesi bu değerleri tehlikeye sokabilecek mahiyet taşıyan bu bilginin özünde Sır niteliğinde olması da gerektiğini belirtmiştir. Daire bilginin temin edilmeden önce açıklanmış veya herkes tarafından bilinen bir husus haline gelmiş ise artık Sır olma vasfını kaybettiği için teminin suç oluşturmayacağını ifade etmiştir. Bununla birlikte daha önce kısmen açıklansa veya yayına konu olsa da kapsam ve niteliği itibariyle devletin güvenliği veya siyasal yararlarını koruma kabiliyetini muhafaza eden bilginin teminin de bu suçlara vücut vereceği açıklanmıştır. Daireye göre gizli kalması gerekli bilgilerin temin edilmesi veya açıklanması dışında başka bir neticenin gerçekleştirilmesi şartı aranmamıştır. Daire; temin etmenin belgelerin alınmasını gerektirmeyen bu belgelerdeki bilgilerin öğrenilmesi anlamında olduğunu, temin etmenin bilgiyi içeren belgeyi ele geçirme, kopyasını elde etme, fotoğrafını çekme, başka bir yere kaydetme gibi çeşitli davranışlarla işlenebileceğinin açıklamıştır.Bilginin temini için kullanılan vasıtanın önemli olmadığı gibi bilgiyi içeren belgenin de elde edilmiş olması ve temin edilen bu bilginin başkasına verilmesinin şart olmadığını ifade etmiştir.(…)”

Yargıtay’ın okuduğunuz kararı aslında “olmayan devlet sırrı, olmayan gizli belge, olmayan casusluk örgütü…” gibi tekerleme tarzı söylemleri çöpe atacak netlikte. Somut casusluk davasına uyarladığımızda “gizli kalması gereken bilgilerin İstanbulluların ve İBB’nin bilgileri” olduğunu, bu bilgilerin yabancı istihbarat örgütleri tarafından temin edilmesinin ve halkın iradesine rağmen seçme davranışının etkilenmesinin “devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları” açısından sorun oluşturacağı şeklinde yorumlanması mümkün hâle geliyor.

Konunun bir de Mozaik Sır boyutu  var. Aslında yukarıda açıklamaya çalıştığımız OSINF – OSINT ayrımına benzer bir durumla karşı karşıyayız. 

Savcılık durumu şöyle açıklamış: 

“Mozaik Sır Teorisine göre bir kişi genel erişilebilir bilgileri birleştirerek bir devlet sırrına ulaşıyorsa, bu bilgi Devlet Sırrı niteliğindedir. Alman Federal Mahkemesi de bilgilerin derlenip sistematik bir şekilde toparlanarak Devlet Sırrına ulaşılması yani mozaik sırra ulaşılmasını Devlet Sırrı olarak öngörmektedir. Genel kabul gören görüş Mozaik Sır ilkesini kabul etmektedir. Bilgilerin değerlendirilmesi özel teknik araçlarla veya şahsi yeteneğe dayanan bir şekilde bilgi edinilebiliyorsa Devlet Sırrı olarak bilginin kabul edilmesi gerekmektedir. Bu toplanan bilgiler herkesin erişimine açık olsa dahi bunlardan yukarıda bahseder şekilde devlet sırrına ulaşılmış ise mozaik sırrı ve böylece devlet sırrı olarak nitelendirilmiştir. Bilgilerin açık kaynaklardan toplanması casusluk suçunu oluşturmayacaktır. Ancak bu bilgilerin belirli sisteme tabi tutularak, yorumlanarak çaba sarf edilerek Devlet Sırrı oluşturulabilir buna da Mozaik Sır denir.”

Elbette açıkladığımız devlet sırrı ve Mozaik Sır Teorisi otomatik kategoriler oluşturmaz. Yani her genel bilgi birleştirildiğinde ortaya çıkan sonuç devlet sırrı olmadığı gibi, her OSINT analizi de casusluk olarak değerlendirilemez. Savcılık da böyle otomatik kategoriler açmıyor zaten. Tam tersine, teorik çerçeveyi çizerek somut davayı bu teorik çerçevenin içine yerleştiriyor. Böylece kamuoyunun da “herkese açık olan bilgiler” söylemi üzerinden manipüle edilmesinin önüne geçilmiş oluyor.

Casusluk Davası’nın İki Yönü: Yabancı İstihbarat Örgütlerinin Seçimlere Müdahalesi ve Seçmen Profilleme

Aslında devam eden casusluk davasını doğru anlamak için, 2016 yılında yapılan ve ardından iki büyük davaya dönüşen ABD Başkanlık seçimlerini ve sonraki dava süreçlerini analizimize atmamız gerek. 

Zira Casusluk Davası; Cambridge Analytica Davası ve Müller Raporuna konu olan Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale iddialarının benzerlerini ihtiva ediyor.

Bilindiği üzere, Rusya’nın Hillary Clinton’a karşı Donald Trump’ı desteklediğine ve Trump’ın kazanması için aktif olarak çalıştığına dair tartışmalar yıllarca devam etmişti. Rusya’nın müdahale yöntemlerinin ise şunlar olduğu iddia edilmişti:

  • Özel bilgilere ve e-postalara erişmek için bilgisayarlara sızmak,
  • Devlet veri tabanlarında güvenlik açıklarını araştırmak,
  • İnternette siyasi olarak zarar verici bilgiler yayınlamak,
  • Sosyal medyaya yanlış bilgiler yaymak,
  • Trump kampanyası üyeleriyle görüşmek… 

ABD kamuoyunu uzun süre meşgul eden tartışmalar sonucunda Nisan 2020’de yayınlanan Senato İstihbarat Komitesi Raporu da Rusya’nın 2016 ABD başkanlık seçimlerine müdahalesini doğrulamıştı.

Rusya’nın seçimlere müdahalesine ilişkin başka soruşturmalar da yapıldı elbette. Eski FBI direktörü Robert Mueller de bu soruşturmalardan birini yürütmüştü. Mueller, 22 ay süren soruşturma sürecinde uzmanlardan oluşan ekibiyle birlikte 500’den fazla tanıkla görüştü. Ve nihayet raporunu açıkladı: 

“Rusya, 2016 başkanlık seçimlerine güçlü bir şekilde müdahale etmiştir. Hem Clinton’un kampanyasına zarar vermeyi hem de Trump’ı desteklemeyi amaçlamıştır. Ancak Trump ekibi ile Rusya arasında ‘gizli bir anlaşma’ olduğu suçlamasını, yeterli kanıt olmadığı için, ileri sürmemiştir.”

Hemen fark edileceği üzere Savcılığın casus olarak değerlendirdiği, MİT’in pek çok istihbaratçıyla ilişkili olduğunu ve ortağının da İstihbaratçı olduğunu tespit ettiği Hüseyin Gün’ün ve ekibinin yaptıkları da “Seçimlere müdahale” etmekten, AK Parti adayına karşı İmamoğlu’nu desteklemekten başka bir şey değil! 

Yani “yabancı bir ülkenin istihbaratçıları Türkiye’deki bir seçime taraf olmuş! Tıpkı Rus istihbaratının ABD seçimlerinde taraf olması gibi. 

Kullanılan yöntemler de neredeyse birebir aynı. Hüseyin Gün ve  istihbaratçı ekibi, İBB’nin veri tabanına sızıyor, yazışmaları okuyor, hedef kişilerin sosyal medya hesaplarına giriyor, Necati Özkan ve ekibine elde edilen bu bilgilerden oluşan raporlar / öneriler gönderiyor. 

Ve bunlar karşılığında “para almıyor, sözleşme imzalamıyor” bir diğer deyişle “gizliliğe riayet ederek” iş ve eylemde bulunuyor. İliştirilmiş medya unsurları da “iddianame boş, hem de bomboş” diye yayın yapıyorlar. İbretlik!

Cambridge Analytica’nın Replikası Olarak “PIIQ”

Casusluk davasının ABD 2016 seçimlerinde yaşanan olaylarla diğer bir benzer noktası Cambridge Analytica Skandalı. İddianamenin 150. sayfasında yer alan şu ifadeler bu benzerliği ortaya koyuyor. Savcılık makamı diyor ki: 

“Hüseyin’in Amerika’da kurmuş olduğu PQ medya isimli şirket yine Amerika ve İngiltere menşeli Cambridge Analytica isimli şirketinin replikası olduğunu, bu şirketler içerisinde çokça istihbarat mensupları içerisinde Hüseyin gibi şahısların faaliyette bulunduğunu, Pq medyanın Amerika istihbaratının onayından geçmiş bir şirket olduğunu, Amerika’daki devlet ihalesine katılmasının istihbarat onayı olmadan mümkün olmadığını,(…)”

Peki, Cambridge Analytica Skandalı Neydi? 

50 milyondan fazla Facebook kullanıcısının kişisel verilerini ABD yasalarına aykırı olarak ele geçiren ve “psikolojik profilleme” yaparak seçmen davranışlarını “kişiselleştirilmiş reklamlarla” etkileyen bir yöntem kullanan Cambridge Analytica şirketi, kullandığı profilleme yöntemleriyle, özellikle salıncak eyaletlerde yani oy farkının “az olduğu” eyaletlerde seçimleri Trump lehine manipüle ediyor. Olay açığa çıktıktan sonra hem Cambridge Analytica şirketi kapatılıyor hem de Facebook şirketine 5 milyar Dolar ceza veriliyor.

Konuyu bizim için önemli kılan noktaysa Ekrem İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü davasında ve casusluk davasında da benzer veri sızıntılarının ve profilleme çalışmalarının olduğunu görmemiz.

Bu konu önemli zira Necati Özkan ve iltisaklı medya unsurları sürekli olarak “seçimden sadece 12 gün önce görüşüldü” diyerek Hüseyin Gün’ün önemini azaltmaya çalışıyorlar. Oysa Hüseyin Gün ve sahip olduğu imkan kabiliyetler tam da seçime kısa süre kala ihtiyaç duyulan “kritik bilgileri” sağlamak için gerekli. 

Şayet Hüseyin Gün’ün Wickr uygulamasından çekilen fotoğraflarda tespit ettiğimiz ama içeriğine şu ana kadar sahip olamadığımız “Project Ike” dosyasının içeriği de bir şekilde ortaya çıkarılabilirse bugünden tahmin edilemeyecek “derinliği” de görme imkanı doğabilir. 

Şimdilik bu raporların içeriğini bilmiyoruz ancak bildiğimiz bir şey var: İstanbul Senin Uygulaması ile ulaşılmak istenen imkanlar! Konuyu dair Gazeteci Ece Sevim’in https://ecesevim.com/2025/04/20/veriyle-yonet-reklamla-manipule-et-istanbul-gercekten-senin-mi/ yazısını okumanızı tavsiye ederim. 

Görüleceği üzere casusluk davası aslında bir yönüyle Cambridge Analytica Skandalı bir yönüyle de yabancı istihbarat örgütlerinin seçimlere müdahalesini de içeren bir dava. Ancak “bu dava halkın gündemine girmesin, ortaya konan belgeler konuşulmasın, Türkiye’de yürütülen casusluk faaliyetleri tartışılmasın diye yürütülen bir dezenformasyon kampanyası” da var. 

Ama Türk milletinin sağduyusuna olan inancım da tam. Ben, her şeye rağmen Türk çocuğunun gerçeğin peşine düşeceğine inanıyorum.

Merdan Yanardağ, Tele 1, Para Trafiği

Açıkçası casusluk davasında beni en çok rahatsız eden konulardan biri de Merdan Yanardağ üzerinden yürütülen tartışmalar oldu. Savcılık tarafından casus olduğu iddia edilen Hüseyin Gün’den ve onun manevi annesinden sürekli para alan bir Merdan Yanardağ portresi var karşımızda. Yanardağ, müteveffa Seher Alaçam’dan para aldığını kabul ediyor ancak kaç kez ve ne kadar olduğunu söylemiyor. Hüseyin Gün’den para aldığını ise kabul etmiyor. Hüseyin Gün, Gün’ün şoförü ve banka hesapları ise Merdan Yanardağ’a elden, zarf içinde para verildiği iddialarını güçlendiriyor. 

Merdan Yanardağ, bu somut iddiaları yanıtlamak yerine anlamını muhtemelen sadece kendisinin bildiği bir “yurtseverlik” söylemi üzerinden tüm memleketi suçlu çıkarmayı tercih ediyor! Yanardağ, bir yurtsever olduğu için casusluk davasına konu olamazmış! Ama aynı yurtsever(!) elden para alabilirmiş! 

Yanardağ ifadesinde şöyle demiş: 

“Daha öncede ifademde söylediğim gibi Seher hanım hayatta iken Tele 1 kanalına kurumsal olarak yardım amacıyla elden maddi yardımda bulunduğu doğrudur. Bu yardımlarda küçük miktardadır. Bu yardımlar muhasebeleştirilip kayıtlara geçer. Anormal bir durum yoktur. (…) Bahse konu beyanı kabul etmiyorum. Hüseyin Gün’den bugüne kadar hiçbir ad altında para almadım. Ya ben yanlış hatırlıyorum ya da kendisi yanlış hatırlıyor. Annesi olarak gördüğü Seher hanımın küçük maddi yardımları olurdu.”

Bu konu bence çok önemli ve sürekli duyguları üzerinden kandırılan CHP tabanı için de önemli olmalı. Zira Merdan Yanardağ da dahil olmak üzere TELE1, Medyascope, OnlarTv gibi medya odaklarında ön planda olanlar arasında CHP’li olan bir kişi bile yok! Ancak her gün onlarca yayın yapıp CHP’lilere akıl vermekte beis görmüyorlar. 

CHP’yi dizayn etmeye ve yolsuzlukla, casuslukla yargılananlara CHP yönetiminin / tabanının “istisnasız” destek vermelerini sağlamaya uğraşıyorlar.  CHP’ye hayatları boyunca bir kez bile oy verdikleri şüpheli olan bu adamların bir diğer özellikleri ise müthiş zenginlikleri! 

Ortada kaynağını merak etmemiz gereken büyük paralar var. Kastım o mecralarda asgari ücrete çalışan emekçiler değil. Ekran önünde duran ve her gün Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na, Sayın Gürsel Tekin’e hakaretler edip, İmamoğlu / Özel kliklerine güzellemeler yapan ve bu kadar zenginliğe nasıl ulaştıkları belli olmayan ekran ünlülerinden bahsediyorum. 

Son sistem cihazlarla, normal bir gazetecinin hayal bile edemeyeceği konforlu stüdyolarda, üstelik de iktidarın baskısı altında olduklarını iddia ederken, nasıl bu kadar lüks yaşadıkları muamma. 

Merdan Yanardağ, TELE1’e çöküldüğü iddiasında. Ama TELE1 nasıl bu hale “reklamsız ve fonsuz” gelmiş derseniz “izleyiciler yardım etti” diyorlar. Açıkçası ben, CHP tabanında bir televizyon kanalını finanse edecek kadar düzenli yardım yapabilecek insan sayısının çok olduğunu düşünmüyorum. 

Çünkü ulusal ölçekte bir kanal idame etmek çok pahalı bir iş. Ortada çok büyük bir “medyanın finansmanı” sorunu olduğu açık.Ruşen Çakır ve benzerlerinin “fon bulmakta mahir” olduklarını biliyoruz. OnlarTv ve benzerlerinin de “sponsor” ağlarının pek geniş olduğu anlaşılıyor. Ve bir elleri yağda diğer elleri baldayken CHP tabanına ayar vermeye, onları kendi çıkarları için, güzel olan her şeye düşman etmeye devam ediyorlar. Hem de CHP’li olmadıkları hâlde! 

CHP’li olmadıkları hâlde bir şey daha oluyor, “İmamoğlu / Özel klikleri” tarafından sınırsızca destekleniyorlar. Ve davanın detaylarını konuşmak yerine ağız birliği yaparak “Gazeteciden casus olmaz!” gibi içi boş sloganlar atıyorlar. “İçi boş” diyorum zira uygun “motifi” tespit etmek koşuluyla her meslek grubundan “casus” devşirilebilir; gazeteciden de, belediye başkanından da, siyasi danışmandan da, eski askerden de…

Sanırım casusluk davasının arka planında kalan bu kısım da mahkeme sürecinde aydınlatılırsa ve ekonomik ilişkiler, gizliliğe riayet edilerek elden teslim edilen paralar, yurt içi ve yurt dışı para transferleri kamuoyuna açıklanırsa “sözde muhalif özde iliştirilmiş medya sisteminin” nasıl işlediğine dair Türk milletinin zihnindeki soru işaretleri azalabilir. 

CHP tabanının, İmamoğlu / Özel kliklerinden kurtulması ve bir dünya savaşının yaşandığı bu günlerde Türkiye Cumhuriyeti’ne azamî katkıyı sunması, seçilmiş ve meşru Cumhurbaşkanımızın arkasında durarak Türk milletini kutlu yarınlara ulaştırmaya uğraşması ve iliştirilmiş medya unsurlarının gerçek yüzlerini görmesi gerekiyor. 

On yıllardır devam eden ve CHP tabanını düşünemez hâle getiren bu medya yapılanmasına karşı CHP’liler uyanmak zorunda. Gerçek CHP’liler; rüşvetçilerin, irtikapçıların, yabancı istihbarat örgütlerinden medet uman casusların yanında duramaz, onları savunamaz; savunmamalıdır.

Ancak ben her şeye rağmen ümitvârım. Türkiye’nin geleceğinin parlak olduğunu görüyorum. Bu ışıltılı geleceğe ulaşmak için casusluk davasının gerçek bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Zira henüz çözümlenmesi gereken o kadar çok belge, o kadar çok ilişki var ki! Sadece Hüseyin Gün’ün notlarını çözümlemek bile Türkiye’nin yarınlarına katkı sağlayabilir, iç karışıklık riskini azaltabilir. Bu konuda MİT’in ve Sayın İbrahim Kalın’ın tavrını da çok değerli buluyorum, zira istihbarat örgütleri için en kolay yöntem, bu tarz casusluk davalarını kamuoyundan gizleyip, “kapalı kapılar ardında pazarlık unsuruna” dönüştürmekken Milli İstihbarat Teşkilatı tüm dünyaya şu mesajı veriyor: “Artık sahadayım!” 

Bu büyük bir değişim, zira güçsüz devletlerde casusluk tespit edilse bile çoğu durumda bir şey yapılamaz. Süper güçler, casusları yakalar ama kamuoyunun bilmesini istemez. Büyüyen, paradigma değiştiren devletler ise casuslara operasyon yaparken de casusluk davalarını kamuoyuna açık hale getirirken de mesaj verirler. Büyüme ve sahaya yüzde yüz hakimiyet amacını bu yolla tüm dünya öğrenmiş olur. Bu anlamda kendimizi güvende hissetmeli ve gururlu olmalıyız. Türk İstihbarat Topluluğu, sahayı tamamen domine edeceğini dosta düşmana duyuruyor; bölgesel ve küresel alanı domine edecek şekilde hızla büyüyor.

Elbette bundan sonrasına, kimin suçlu kimin suçsuz olduğuna bağımsız Türk mahkemeleri karar verecek ve hepimiz hukukun verdiği kararı kabul edeceğiz. Ancak yurttaşlar olarak bu tip davaları takip ederek, düşünme biçimimizi yeni bilgilerle dönüştürerek ve değişen dünyayı anlamaya çalışarak hem kendimize hem de Türk yurduna hizmet etmiş oluruz. 

Farkındalığımızı arttıracak olan bu tip davaların daha fazla halkın gündemine girmesi gerekiyor. Ben de bu ihtiyaca binaen yeni gelişmeler oldukça bu konuyu ele almaya devam edeceğim.

Tayfun Şahin, 18 Mayıs 2026


Tayfun Şahin, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İletişim, Propaganda, İstihbarat ve Türk Devrim Tarihi konularında çalışmalar yapmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Strateji, jeopolitik, güvenlik, istihbarat, politika, yakın tarih, NATO, ABD-Çin rekabeti ve benzer konular ilgi alanlarını oluşturmaktadır.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir