Çöküş Döneminin Genel Başkanı Özgür Özel ve Yakın Arkadaşları

Siyasi partiler, ne kadar eski olurlarsa olsunlar, “sürekli yenilenme, kurumsal dönüşümü sağlama ve kadrolarını tazeleme” özelliklerini kaybederlerse çok hızlı bir şekilde çöküş dönemine girebilirler. Yüz yıllık bir siyasi parti bile dinamiğini kaybederse ve oy verenler heyecanlarını yitirirlerse önce duraklama ardından da çöküş sürecine girerler. Duraklama ve çöküşün gözle görülen alametleri de vardır elbette.

Örneğin, Genel Başkan seviyesinde ciddi bir kalibre kaybı ortaya çıkmışsa bilin ki o partinin kurumsal yapısı çatırdıyordur ve en alttan en üste nitelikli insanlar yukarıya çıkamıyordur. Veya kısa süre öncesine kadar nitelik itibariyle üst kadrolara layık görülmeyen insanlar üst düzey yöneticilik pozisyonlarını dolduruyorlarsa gidişatın kötüye olduğu anlaşılabilir. Belki de en bariz göstergelerden biri de belli kadrolardaki “değişimin istisna haline” gelmesidir. Aynı isimler, onlarca yıl boyunca milletvekili, belediye başkanı, belediye meclis üyesi seçiliyorlarsa artık şüphe duymanıza gerek yoktur: O parti temellerinden çatırdıyor ve çöküyordur.

Cumhuriyet Halk Partisi de, bu temel özelliklerin görünür olması sebebiyle, duraklama dönemini bitirip çöküş dönemine girmiş bir parti olarak değerlendirilebilir zira Genel Başkanlık makamındaki şahıs, bırakın liderlik özelliklerine sahip olmayı, ortalama bir siyasetçinin bile entelektüel seviyesinde değildir. Biliyorum ki bu satırları okuyan trol şefleri hemen binlerce bot hesaptan “Özgür Özel’in nasıl büyük lider olduğunu, Partiyi birinci parti haline getirdiğini, Hulusi Akar’a söylediği bir kaç cümlenin aslında ‘tarihe yön veren’ konuşmalardan” olduğunu vaaz edeceklerdir.”

Ancak bunu yapmaya çalışmaları bile zaten Özgür Özel’in, liderlik konusunda ne kadar yetersiz olduğunu göstermektedir zira gerçek bir liderin “ne kadar büyük lider” olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Bu derece Özgür Özel güzellemesi yapılması ve onun “büyük lider” olduğunun dillendirilmesi dahi konunun vehametini gösterir. Ve sonuç kesindir: Özgür Özel, yükselen bir hareketin/davanın kudretli lideri değil, çöküş dönemindeki bir hareketin/davanın vasat altı Genel Başkanı/lideri olabilecek vasıflara sahiptir.

Özel’in A-B-C-D,…Y-Z Planları!

Bu görüşümüzü ispatlayan kişi de Özgür Özel’in ta kendisidir. Sadece iki konuyu ele alarak Özgür’ün kim olduğunu anlamak mümkün olacaktır.

1. Sonu Gelmez Plan Merakı

Özgür Özel ve ekibi, gelişen herhangi bir olaydan sonra, hemen kameralar karşısına geçip “A-B-C,.. planlarımız hazır!” demeye bayılıyorlar. Temelde bu tarz çıkışlar tabana moral vermek, panik havasını ortadan kaldırmak, kitlelerin mücadele azmini yükseltmek için söylenebilir. Ancak “plan” var deniliyorsa bunun anlamı “rakip ne derse onun tersini” söylemek / yapmak olamaz. Bunun en net örneğini İstanbul İl Başkanlığına, mahkeme kararıyla, Çağrı Heyetinin atanması sürecinde gördük.

A’dan Z’ye planlarının olduğunu beyan edenler, üstelik 19 Mart’tan sonra parti tabanını da hareketlendirdiklerini iddia edenler, plan olarak tüm mücadeleyi İstanbul İl Başkanlığı binasının “savunulmasına” indirgediler. Oysa bu sürdürülebilir bir hedef ortaya koymadığı gibi bir plan da değildi, zira “tarihin hiç bir döneminde bir siyasi partinin mahkeme kararına karşı il başkanlığının kapısını kilitleyerek bir sonuç elde ettiği görülmemiştir.

CHP’nin plan dediği şey, birkaç saatte “atılabilecek tüm adımların sıfırlanıp, kadere razı olmak” anlamına geliyordu. Zaten öyle de oldu! En ön safta Ali Mahir Başarır isimli ilginç karakterin olduğu savunma güçleri, kişisel PR için yeterince fotoğraf çektirip, konforlu odalarda dinlenip, bol bol muhabbet ettikten sonra jilet gibi ütülü ve pahalı kıyafetlerin içinde, otuz iki diş gülüşlerle “İstanbul İl Başkanlığı Binasını Özgür Özel’in çalışma ofisi yaptık!” açıklamasını yaparak daha bir kaç saat önce direniş için İl Başkanlığına çağrılan az sayıdaki partiliyi ortada bırakıp evlerine kaçtılar!

Normal şartlarda bir parti MYK’sının, böyle bir olaydan sonra ders alıp, “Acaba plan dediğimiz şeyler plan değil mi?” diye sorması gerekirken, tüm mesele sosyal medyada yürütülen “PR çalışmasına” indirgendi. Mahkeme kararına karşı A’dan Z’ye planı olduğunu söyleyenler, parti tabanını kandırmak için ortaya konan bir “kurnazlık” dışında hiç bir şey yapamadılar.

Ancak CHP’ye oy veren samimi insanların dramı bununla da bitmedi zira Ali Mahir isimli şahıs, garip el kol hareketleriyle yaptığı bir açıklamada “Ben yenilmedim! Biz yenilmedik! Biz direndik ve il başkanlığı katına o alçağı sokmadık!” deyiverdi. Yani anlıyoruz ki meşhur plan buymuş: “İl başkanlığı katına ‘bir kişiyi’ çıkarmamak!”

İşte altı çizilmesi gereken nokta burası. Mevcut CHP üst yönetimi “planımız var” deyince aslında plandan bahsetmiyorlar; tipik Acem kafasıyla “palavra sıkıyorlar”. Sözler en büyüğünden seçiliyor ki eylem en alt seviyede kalsın. Ve öyle oluyor. CHP üst yönetimi “planlarımız hazır” diye diye çöküşün altyapısını örüyor.

Oysa ideal düzende plan denilince “rakibin hamlesi, eldeki imkanlara göre en doğru karşı hamle, rakibin olası hamleleri ve imkanlar ölçüsünde diğer adımların atılacağı” bir hazırlık akla gelmelidir. İkinci adımda bir bina katına sıkışıp kalınacak bir eylem biçimi “plan” değildir. Her planın ilgili yapıya yeni hareket alanları açması, tabanın dinamizmini arttırması, başka alanlarda yeni hamlelere zemin hazırlaması vb unsurlar hesaba katılır. Ancak amaç kişisel PR ise o zaman evet; Ali Mahir Başarır ve Özgür Özel kendilerince bir şeyler yapmışlardır!

2. Özel’in Meşhur Hikayeciliği

Özgür Özel’in “çöküş döneminin Genel Başkanı” olduğunu anlamamıza yardım edecek diğer konu; konuşma yapmak yerine küçük hikaye anlatıcılığına soyunan bir Genel Başkan olmasıdır. Özel’in açıklamalarını ilk milletvekilliği döneminden bu yana takip ederim. Açıkçası hiç bir zaman benim takdir ettiğim bir hatip olmadı. Ancak Genel Başkan seçildikten sonra hemen her gün konuşmak zorunda kaldığı için geçmişte göze batmayan her eksiklik bugün ortaya çıkmaya başladı.

Özel, yetersiz bir entelektüel birikime sahip olduğu için kitleye “büyük anlatısını” aktarmak yerine tam bir küçük hikaye anlatıcısına dönüştü! Ancak bu da şaşırtıcı olmamalı çünkü başka çaresi de yoktu. Hiçbir hazırlığı yokken bir “Zoom gecesi günahı” olarak Genel Başkanlık koltuğu kendisine ikram edilince o da zihninde ne varsa onunla konuşmaya başladı. Özel’in zihninde küresel rekabet yoktu, ABD-Çin mücadelesinde Almanya nerededir, Rusya gerçekten Türk’e dost mudur, Müslüman ülkelerle Türkiye’nin ilişkisi nasıl olmalıdır, Türkiye’nin Afrika’da ne işi vardır,.. gibi sorular ve ulaşılmak istenen hayaller olmayınca o da küçük küçük hikayeleri art arda sıralayarak muhatabı ne anlarsa o kadarına razı oldu.

Özel’in kaç konuşmasını dinlerseniz dinleyin zihninizde bir sonuç oluşmamasının, kendinizi daha gelişmiş hissetmemenizin sebebi de budur! Ne yazık ki yarınlarda yüz konuşmasını daha dinleseniz sonuç aynı olacaktır zira tüm o benzetmeler, hikayecikler, anekdotlar, fıkralar anlaşılmak için değil zamanı doldurmak için varlar. Zaten büyük siyaset adamlarıyla küçük adamların farkı da tam olarak buradadır.

Aslında Özel’in, Türkiye’de yaşamak gibi bir avantajı da vardı. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı izleyerek bile kitleler nasıl dönüştürülür, ortak anlatılar nasıl inşa edilir, her on yılda bir köklü fikri değişiklikler gerekli olduğunda yeni anlatı nasıl yaygınlaştırılır gibi konuları ve fazlasını öğrenmesi mümkündü. Ne yazık ki Özel’in bu anlayıştan çok uzak olduğu, oturtulduğu koltuğun büyüsüyle hareket ettiği anlaşılıyor.

Ancak bu konuda da ortada bir sorun var. Şayet bir lider, kitlesiyle kendisi arasında gerçek bir fikri ve duygusal bağ inşa edemezse ünvanı ne kadar büyük olursa olsun asla bir iz bırakamaz. Tıpkı Altan Öymen’in ünvanına rağmen bir iz bırakamaması gibi, tıpkı Hikmet Çetin’in aslında kimsenin Genel Başkanı olmadığı gibi…

O halde önce gerçek bir liderin nasıl konuştuğuna bakarak Özel’in neden bir türlü “liderlik” sınavından geçemediğine biraz daha bakalım.

Şüphesiz büyük liderler, büyük hayalleri olan ve o hayallere milyonların inanmasını sağlamaya çalışan insanlardır. Buldukları her fırsatta “kendi dünyalarını, kendi önceliklerini, ulaşmak istedikleri hayalleri, somut duruma göre anlatırlar”.

Konuşmalarının ortak özellikleri “netliktir”. Her sözün işaret ettiği kavramlar / semboller “ortak bir dil” inşasına yöneliktir. Bu anlamda lider, kendi kavram setini anlatır, kavram setinin alt anlamlarını ortaya koyar ve kitlenin duyduğu her kelimeyi “liderin yüklediği anlamla kavramasını” ister.

Sloganlar, tezahüratlar, şarkılar vs ancak liderin kavram setinden sonra anlam kazanırlar. Geniş kitleler her yeni sözü “ana anlatıya göre” değerlendirmeye koşullandırılırlar. Tekrar sayesinde, bir süre sonra kitle, liderle aynı anda, aynı yöne, aynı şekilde yürüyen, düşünen, yaşayan bir kümeye dönüşür.

Yakın tarihte kitlesine kendi kavram setini en iyi öğreten siyasi olarak, Sayın Cumhurbaşkanını tespit edilebiliriz. “Dünya 5’ten büyüktür!” sadece iyi bir slogan değildi, aynı zamanda Osmanlı’dan bugüne kadar ezilen geniş kitlelere “yeniden aktör olarak dünya sahnesine” çıkma işaretiydi.

Erdoğan’ın kişisel iddasını, Türkiye’nin dışına taşıması ve en önemlisi küresel ve bölgesel sorunlar karşısında “Türkiye’nin de sözü var” demesi “Türkiye Yüzyılı” söylemiyle de uyumluydu ve “ahlaki üstünlük inşa etmesi” açısından çok ama çok büyük bir avantaj sağladı destekçilerine.

Oysa Özel, aynı dönemde, şöyle bir konuşma yapıyordu: “Şu anda takımda iki forvet var. Biri Mansur Yavaş, diğeri Ekrem İmamoğlu. Teknik Direktör, ‘Penaltıyı ben atacağım’ demez. En formda oyuncusuna attırır. Günü geldiğinde arkadaşlarımızdan biri Cumhurbaşkanı adayı olacak.”

Bu tarzın alıcısı vardır mutlaka ama Türkiye’de çoğunluğun bu tarz bir hikayeciliğe oy vermesi imkansız gibi görünüyor. Zira Özgür Özel, kavram seti oluşturmak yerine küçük hikayeler anlatmayı ya da günü kurtarmayı tercih ediyor. Günün sonunda onlarca mitinge katılmasına rağmen akılda kalan tek bir cümlesinin olmamasının sebebi bu.

Bir de kim söylediyse kendisine “mani tadında konuşmanın” çok büyük bir hitabet ustalığı olduğuna inanmış görünüyor. “Ya Ak Parti’ye katıl, ya hapse atıl!” gibi tekerlemelerin kitleleri ikna edeceğini zannediyor. Oysa bu tarz bir konuşma biçimi asla kudretli bir lider tarzı değildir. Kasaba seviyesinde siyaset yapanlar için gayet makul kabul edilebilecek bu yöntem, ulusal seviyede sefalet anlamına gelmektedir. Ciddiyetten uzaktır.

Özel Özel’in En Yakınları: Veli Ağbaba, Ali Mahir Başarır

Çöküş döneminin bir diğer belirtisini, geçmiş dönemlerde üst makamlara layık görülmeyecek kadar az niteliğe sahip olan kişilerin, hızla üst makamlara hakim olmaya başlaması olarak tespit etmiştik. Vasat altı liderin kadrosunun da vasat altı olacağı fikrini ispatlayan bu durum, CHP açısından ana sorunlardan biri haline gelmiş bulunmaktadır.

Özgür Özel’in A Takımında yer alan Veli Ağbaba ve Ali Mahir Başarır’ın siyasi hayatlarına baktığımızda CHP’nin çöküş dönemine girdiği kolaylıkla anlaşılabilecektir. “Siyasete makam sahibi olarak giren” politikacı tipine uyan bu tarz siyasetçilerin kritik dönemlerde etkili pozisyonlara getirilmesi, sanılandan büyük sorundur zira insan, etrafındaki kişilere benzer. Dünyanın en yetenekli insanını bile en yeteneksizlerden oluşan bir çemberle sararsanız emin olun kısa sürede ilgili şahıs da tüm yeneteklerini kaybedecektir. Zaten “liyakat”, “layık olmak” demektir.

Özgür Özel’in yakın çalışma arkadaşlarının temel sorunu da budur: Layık olmadıkları makamlarda olmak ve ne yazık ki kendilerini layık sanmak!

Son dönemde yapılan açıklamalara dikkat ederseniz gerek Başarır’ın gerekse de Ağbaba’nın sürekli argo kelimelerle konuştuklarını ve fikir ortaya koymak yerine tüm meseleleri kişiselleştirdiklerini görüyoruz. Mahkeme kararıyla İstanbul İl Başkanlığında görevlendirilen kişilere yönelik söyledikleri sözlerin seviyesizliği inanılmaz! Onlarca kameranın olduğu ortamlarda, her sözlerinin medya vasıtasıyla milyonlara ulaşacağını bildikleri halde “alçak, şerefsiz, namuzsuz,… gibi küfürleri” büyük bir rahatlıkla dile getiriyorlar.

Oysa bu tarz bir söylem, her seviyedeki CHP seçimini, mahalle delegeliğinden İl Başkanlığı seçimine kadar, “kavgaya açmak” demektir. Zira her örgütlenmede herkes yukarıya bakar ve yukarıdakiler ne diyorsa onları taklit ederler.
Özel, en yakınına aldığı bu kişileri aslında “rol modeli” olarak kamuoyunun önüne sunduğuna göre onların her sözünden mesul olacak olan da kendisidir.

Aynı Yüzler Aynı Sesler, Aynı Sonuçlar

CHP’nin çöküş döneminde olduğuna dair fikrimizin bir diğer ispatı kadroların değişmezliğinde gizlidir. Nasrettin Hoca’nın meşhur hikayesidir. Hoca eline saz alır ancak parmaklarını perdeler arasında gezdirmeden çalmaya başlar. Etrafındakiler: “Hoca böyle saz mı çalınır?” deyince. “Onlar benim bulduğum yeri arıyorlar!” der.

Çöküş dönemine girmiş partilerde de durum benzerdir. Herkesin aradığı noktayı bulduğunu iddia eden birileri çıkar ve mevsimler değişse de, doğanlar büyüse de, büyüyenler toprak olsa da onlar sürekli milletvekili olurlar! CHP, bu anlamda durgunlaşmış, dinamizmini kaybetmiş ve kadrolar kemikleşmiştir. Doğaldır ki değişimin, tazelenmenin olmadığı yerde sorunlar kronikleşir. Bakın, CHP’de 7 dönemdir, yani 2002’den beri aralıksız olarak milletvekilliği yapanlar var! Tam 23 yıldır milletvekilliği koltuğunda oturanlar var.

Çöküşün Genel Başkanı Özgür Özel ne yaptı peki?

Göreve gelir gelmez tüzükte yapılan bir değişiklikle 23 yıldır milletvekilliği yapanların iki dönem daha, ara vermeden, milletvekili seçilmelerinin önünü açtı. Yani Özel ve ekibi görevlerine devam ederse ve seçimler zamanında olursa 23 yıldır milletvekili olanlar 2038’ye kadar yani Mecliste 35. yıllarını tamamlayana kadar koltuklarını koruma şansına sahip olacaklar. Bundan daha net bir çöküş alameti yoktur! Bir parti düşünün ki 23 yılda tabanı yerlerde sürünsün ve aynı 23 yılda aralıksız olarak birileri Meclis’teki rahat koltuklarında otursunlar!

O halde CHP’ye oy veren Anadolu’nun dört bir tarafındaki seçmenler için durum sadece bugünle ilgili değil aynı zamanda gelecekle de ilgilidir. CHP; yeteneksiz ve kötü eğitimli bir grup tarafından ele geçirilmiş ve büyük bir hızla yok oluşa sürüklenmektedir. Oturdukları koltuklar onlara o kadar büyük gelmektedir ki tüm ilkeler, değerler, temiz duygular rafa kaldırılmış ve bir kaç belediye başkanının ikbali ile kendi koltuklarının korunması için parti, mahkeme kapılarına sürüklenmiştir.

Bugün, CHP bu kadar davayla, yolsuzluk iddiasıyla muhatapsa sorumlular elbette ki yönetimi ellerinde tutanlardır. CHP, dün değil, 15 yıl önce değil ama bugün, bu derece saldırı altındaysa Anadolu’da sık söylenen bir sözü hatırlamak gerekir: “Ürümesini bilmeyen it, sürüye kurt getirir!”

O halde samimi ve gerçek CHP’liler için karar anı gelmiştir: “Koltuk sevdasına kapılmış ve koltuk için Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini bile riske atabilecek bir yönetimle çöküşü kabul etmek ya da Partiyi, çöküşün sorumlularından kurtarmak!”

İşte tercih yapılacak konu budur!

Tayfun Şahin, 1 Ekim 2025

Tayfun Şahin, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İletişim, Propaganda, İstihbarat ve Türk Devrim Tarihi konularında çalışmalar yapmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Strateji, jeopolitik, güvenlik, istihbarat, politika, yakın tarih, NATO, ABD-Çin rekabeti ve benzer konular ilgi alanlarını oluşturmaktadır.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir