Atatürk’ün İki Büyük Eserinden Hangisi Daha Önemli: CHP mi, Türkiye Cumhuriyeti mi?

CHP seçmeninin çok büyük bir kısmının Atatürk’ün “Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti diğeri Cumhuriyet Halk Partisidir.” sözünden kuşaklar boyunca çok etkilendiği ve CHP’ye sadece bir parti olarak değil, Atatürk’le olan gönül bağının doğal bir uzantısı olarak baktığı bilinen bir gerçektir.

Bu yüzden, Anadolu’nun unutulmuş bir köy mezarlığında, “altı ok”lu mezar taşları görebileceğiniz gibi, ölüm döşeğindeki bir babanın ya da dedenin kendisinden sonraki nesillere “vasiyeti” olarak da karşımıza çıkabilir Cumhuriyet Halk Partisi.

Atatürk’ün kurucu Genel Başkan olması ve partinin kökünü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinden alması da Atatürkçü seçmenlerin zihin dünyasını inşa eden çok kritik duraklardır. Bu yüzden 4 Eylül Sivas Kongresi, “vatanın bölünmez bütünlüğünün” ilanı olduğu kadar, ilk kongresi olması sebebiyle, CHP’nin de ilk programı, ilk hedefler beyannamesi olarak görülebilir.

Bu bakış açısı Atatürkçü CHP seçmeninin Kurtuluş Savaşı destanıyla Kuruluş dönemini ve kendisini aynı hat üzerinde tanımlamasına sebep olur ki Deniz Baykal’ın meşhur ve unutulmaz 2005 yılı Kurultay konuşması aslında CHP’nin Atatürkçü tabanının tüm düşünce ve kabul kodlarının özetidir.

Baykal o konuşmada temel olarak şunları söyler:

“(…) Ben, sizlere baktığım zaman, dünyanın en güç döneminde ulusal bağımsızlığımızı gerçekleştirip, çağdaş bir devlet oluşturma doğrultusunda çok büyük çabalar harcamış olan o büyük Kuva-i Milliyecileri görüyorum. Atatürk devrimcilerini görüyorum.

(…) Ben size baktığım zaman, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti ile bu dünyada, bu coğrafyada, ilk kez bir Müslüman toplumun demokratik bir atılım yapabileceğini kanıtlamış olan insanları görüyorum. İslamiyetin kutsal bir inanç olarak her birimizin inancında, bedeninde, ruhunda bir yanda yaşarken, bir yanda da kadın-erkek eşitliğinin, bir yanda da demokrasi anlayışının, bir yanda da laik bir devlet düzeninin bir arada gerçekleştirilebileceğini ortaya koyanları görüyorum. Türkiye’yi demokrasiye taşıyanları görüyorum.

(…) Siz, Atatürksünüz.

Siz, İsmet İnönüsünüz.

Siz, Türk Devriminin şanlı, onurlu geçmişisiniz. (…)”

Yeterince incelenmediğini ve üzerinde durulmadığını düşündüğüm bu konuşmanın, tek başına, 2000 sonrası Atatürkçü CHP tabanının ruh hâlini açıkladığını pek çok kereler müşâhede ettim.

Atatürk Sevgisi Sömürülerek “Kafese Alınan” Atatürkçüler

Ancak kendisini Cumhuriyetle ve Mustafa Kemal’le özdeş gören, Cumhuriyet Halk Partisi’ne Atatürk’ün emaneti olarak bakan Atatürkçü seçmenin böylesine tutkulu bir şekilde partiye bağlı olması, kendi çıkarları için siyaset yapan ya da belli klikler adına CHP’de önemli koltuklara oturtulan profesyonel siyasetçiler için de oldukça elverişli bir sömürü alanı oluşturmuştur.

Her dönemde, kendi çıkarına odaklanmış bazı CHP üst yöneticileri, normal şartlarda akıllarına bile gelmeyen Atatürk’ü, sömürü aracı olarak kullanırken özellikle her kriz döneminde O’nun görüntüsünü / ismini kendilerine kalkan yaparlar.

Zira bilirler ki sözün bittiği yerde “Atatürk diyerek seçmeni kandırmak mümkündür!” Alkış almak için en etkili söz: Atatürk’tür. Atatürkçü taban da, rol modellerini kaybettiği ve yenilerini üretemediği için neyi, nasıl düşüneceğini şaşırmış olmanın da verdiği psikolojiyle, Atatürk diyenlerin peşinde gitmeyi vazife saymıştır.

Bu sömürü ilişkisini en iyi tespit edenlerin parti üst yönetimi olduğuna şüphe yoktur zira örgütlerden en çok davet alanlar MYK üyeleri olduğu için bir kaç ili ve ilçelerini ziyaret eden herhangi bir MYK üyesi, içeriği ne kadar sığ olursa olsun alkış almak için Atatürk demenin yeterli olacağını hemen keşfeder! Bu keşif tam anlamıyla ilgili yöneticide bir aydınlanmaya sebep olur zira konu ne olursa olsun artık bir planı vardır: “Atatürklü konuşmalar yapmak ve kitleyi uyutmak!

Öyle ki, Keçiören’de düzenlenen bir mitingde Gençliğe Hitabeyi okutmayı deneyen bir ilçe başkanı ısrarla “şerait” yerine “şeriat” deyince kitle protesto etmeye başlar ve profesyonel milletvekili Gamze Taşçıer hemen çözümü bulur: “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” sloganını attırmak. Yani cehaletin bile ilacı olarak Atatürk sömürüsüne başvurur eski eczacı yeni profesyonel Milletvekili Gamze Taşçıer.

Sömürünün yaygınlaştığı dönemlerde “Burası Atatürk’ün Partisi”, “Atatürk’ün koltuğunda oturuyorum”, “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” gibi iddialı cümleler sık duyulmaya başladıysa artık şüphe yoktur; zira birilerinin Atatürk dışında kullanacağı sözü kalmamıştır!

Ne yazık ki geçmişte Atatürkçü bir mücadelenin tarafı olup olmadığı hiç bilinmeyen Ekrem İmamoğlu’nun da hakkındaki yolsuzluk, usülsüzlük iddialarını bertaraf etmek için başvurduğu yer yine Atatürk olmuştur. Üstelik Bay İmamoğlu, hiç bir gerçek Atatürkçünün cesaret edemeyeceği şekilde kendisini Atatürk’le bir ve eşit, hatta bu özdeşliği kurabildiğine göre üstün, addederek: “Bana bakan Atatürk’ü görür!” diyebilmiştir.

İmamoğlu’nun yaptığını diğer yöneticilerin yapmaması elbette imkansız olduğu için Özgür Özel, Veli Ağbaba ve şimdi de Ali Mahir Başarır isimli zatlar sabah akşam Atatürk demeye, Atatürk’ün koltuğundan bahsetmeye, Atatürk’ün iradesinden dem vurmaya ve kendilerini Mustafa Kemal’in Askeri olarak tanımlamaya başlamışlardır.

Zaten her birimizin de şahit olacağı üzere Atatürk sömürüsü, kriz derinleştikçe artacak ve bir noktadan sonra sadece Atatürk denilmeye başlanacaktır. Ancak kriz biter bitmez Atatürk de unutulacak ve Atatürk’ün tüm idealleri ayaklar altına, aynı şahıslar tarafından, alınacaktır.

Atatürk’ün Tek Eseri CHP Değildir!

On yıllardır duyguları sömürülen Atatürkçü seçmenin kitlesel olarak, CHP’yi ele geçiren ve kendi kişisel ikballerinin aracı haline getiren ekibin Atatürk sömürüsüne karşı koyabilmesi an itibariyle çok olası görünmüyor ancak Atatürk’ün manevi mirasçıları olduğu iddiasında olanların Atatürk’ü, “Atatürk’ü referans alarak” yeniden anlamaları da bir zorunluluktur. Bu noktada, Atatürk’ün iki büyük eserimden biri dediği CHP ile en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden düşünmek, referans olarak da Nutuk’un yani “Atatürk’ün kendi sözünün” şahitliğine güvenmek en doğrusudur.

Bilindiği üzere Nutuk, Atatürk’ün “İzmir Suikastı”  girişimi sebebiyle yalnız ve geçirdiği bir kalp krizi sebebiyle yorgun olduğu bir dönemde, 3 ay gibi kısa bir zaman zarfında, hazırladığı bir konuşmadır.

Atatürk, 1919 ile 1927 arasında geçen süreyi ve mücadelesini belgelere dayalı olarak ortaya koymuştur. 1919’da Samsun’a çıktığındaki durumu gözler önüne serer Nutuk’ta. Bu kısım önemlidir zira Kurtuluşun ilk adımını atan Atatürk, mücadelesinin sebebini ve amacını da aynı süreçte ortaya koyacaktır!

Mustafa Kemal’in silaha sarılmasının sebebi, “Avrupa’nın hasta adamı” olarak tanımlanan Osmanlı İmparatorluğunun işgal edilmesi ve bağımsızlığının yok edilmesidir. Bir Bozkurt’un “esaret” altında yaşaması mümkün olmadığı için Mustafa Kemal başkaldırmıştır. O ve yanındaki bir avuç vatansever vatan ve namus için silaha sarıldığında Damat Ferit’in şahsında ete kemiğe bürünen işbirlikçi Osmanlı hükümetleri de kurtuluşu “işgal ordularının süngüsünde” görmektedirler. Ve güç aldıkları yer de “Saltanattır!”

O günün koşullarında saflaşma nettir: Bir yanda Müslüman Türklerin “bağımsızlığını ve iradesini” esas alan Kemalciler ve diğer yanda İngiliz desteğiyle mümkün olduğu kadar çok toprağı kurtaracağını zanneden, reel politikayı anlayamayan ve yalnızca Padişahın iradesini merkeze koyan İngilizciler vardır.

İşte Mustafa Kemal’in silahlı mücadelesinin sebebi bu işgaldir, “yani bağımsızlığın ortadan kalkmasıdır” ve amacı da “bağımsızlığı Türk milletinin iradesine” dayandırmaktır. Bir başka ifadeyle “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen kurucunun gayesi, duvarında “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazan bir Cumhuriyet kurmaktır.

TBMM kürsüsünün arkasındaki duvara asılan “Egemenlik Ulusundur” yazılı levhayı gösteren resim

CHP, Bağımsızlığın ve Milletin İradesinin “Aracıdır”

Mustafa Kemal’in amacına ulaşması yani Türkiye Cumhuriyeti’ni kurması için bir “araca” ihtiyacı vardır ki bu araç da en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak için kullanacağı, mücadelenin merkez kurumu olan ve kökü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine yani yurdun dört bir yanındaki vatan evlatlarına dayanan Cumhuriyet Halk Partisi’dir.

CHP’yi “büyük eser” yapan şey: “Cumhuriyet’i kurabilmesidir.” Ancak sürekli hatırlanmalıdır ki Cumhuriyeti kurma, koruma, ilerletme amaçlarından bağımsız bir parti anlayışı Mustafa Kemal’in mücadelesinde de fikrinde de yoktur.

Konuyu netleştirmemizi sağlayan da bizzat Mustafa Kemal ve onun büyük Nutku’dur. Nutkun sonunda bugün hemen herkesin bildiği “Gençliğe Hitabe” incelendiğinde görülecektir ki Nutuk aslında Mustafa Kemal’in gelecek nesillere aktardığı kendi hikayesidir.

Mustafa Kemal, gençliğe “Hitâbe” vasıtasıyla şunu demektedir: “Benim yaptıklarımı siz de yapın ve bağımsızlık ve Cumhuriyet (millet iradesi) tehlikeye düşerse Mustafa Kemal olun!”

Gençliğe Hitâbe, Atatürk’ün Gençliğin Ruhunda Yaşama İsteğidir

Atatürk, İzmir’deki Suikast girişimin ve geçirdiği kalp rahatsızlıklarının etkisiyle en büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak için kullandığı diğer eserin yani CHP’nin İkinci Kurultay’ında Büyük Nutku’nu okumuş ve sonunda da Gençliğe Hitabe’yi seslendirerek kendini ve fikirlerini doğrudan doğruya Türk gençliğine emanet etmiştir.

Gençliğe Hitabe’yi incelediğimizde ortaya çıkan tablo ilginçtir. Zira, gelecek nesilleri uyarma ve mücadeleye hazır olma mesajı verilirken kullanılan her bir söz aslında Mustafa Kemal’in başlattığı Kurtuluş mücadelesinin bir yönünü açıklamaktadır.

Doğal olarak Atatürk, gelecek nesillere Cumhuriyet’i emanet ederek aslında onların ruhunda, fikirleriyle yaşamak istemektedir ki “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet pâyidâr kalacaktır” sözü de aynı dönemin ürünüdür.

Tekrara düşmek pahasına bir kez daha söylenmelidir ki, Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda “milletin iradesi” ya da Türk milletinin tamamıdır. Cumhuriyet, Türk milletinin yönetimi olduğu için ilelebet payidar kalacaktır!

Bu noktada Gençliğe Hitabe’yi cümle cümle değerlendirmek açıklayıcı olacaktır.

Ey Türk Gençliği!

(Türkiye Cumhuriyetini kuran halkın çocukları)

Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

(Kurtuluş Savaşı’nın sebebi ve amacı)

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir.

(Bağımsızlığını kaybetmiş ve iradesi gasp edilmiş bir halk her şeyini kaybetmiş, köleleşmiştir. Bu yüzden en kıymetli hazine özgürlüktür, kendi iradesine göre yaşamaktır.)

İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır.

(Atatürk, kendisinin ve çağdaşlarının yaşadığı gibi gelecek nesillerin de bağımsızlığını kaybetme ve boyunduruk altına girme riskini ortaya koymaktadır.)

Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

(Atatürk, ordunun elinden silah ve cephanesi alınmışken, Dünya savaşında yenilmiş, çok ağır bir mütareke imzalanmışken yani elde hiç bir şey yokken ve bütün namüsait koşullara rağmen Kurtuluş mücadelesine başlamıştır. Gelecek nesillerden beklentisi de aynıdır.)

İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

(Atatürk’ün Samsun’a çıktığında mevcut tablo budur. Galip ülkeler, memleketi işgale başlamıştır. İzmir 15 Mayıs’ta işgal edilmiş, binlerce masum Türk katledilmiştir. Denizde yüzdürecek gemi yoktur. Her gün yeni bir gerekçeyle işgaller artmıştır.)

Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.

(Osmanlı ülkesi parça parça işgal edilirken İstanbul Hükümeti, yani memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, yaşananları doğru değerlendiremedikleri için kendi dertlerini halkın derdi sanarak millete ihanet etmişlerdir. İşgalcilerle işbirliği yaparak kendi çıkarlarını koruma derdine düşmüşlerdir ki buna Padişah da dahildir zira o da İstanbul’daki nüfuzu devam edebilsin diye İngilizlerin yönetimi altında yaşamayı yani köleleşmeyi kabul etmiştir.)

Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

(Sonu gelmez savaşlarda vatanın her karışı harap olduğu gibi nufus da yok olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nın en kritik noktasında çıkarılan Tekalif-i Milliye emirlerine bakıldığında halktan istenilen malzemelerin basitliği, ülke ekonomisinin çöktüğünün ve elde avuçta hiçbir şeyin kalmadığının göstergeleridir. Ancak bunlar bile mücadeleye atılmak için engel değildir.)

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

(Mustafa Kemal tüm zorluklara rağmen idam fermanını boynuna takıp vatanı kurtarmayı ve milleti hakim kılmayı amaçladıysa gelecek nesillerden beklenen de budur: Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyeti korumak! Bu sıradışı görevi, hem de bütün namüsait şartlara rağmen yapabilmenin sırrı nedir: Türk olmak. Zira Atatürk’e göre ‘Türk yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.’ Atatürk gelecek Türk nesillerinden kendisinin mücadelesini takip etmesini, yani Mustafa Kemalleşmesini istemektedir.)

CHP; İstiklal ve Cumhuriyet’in Karşısına Geçerse Atatürk’ün CHP’si olmaktan Çıkacaktır

Görüleceği üzere, Gençliğe Hitabe’de yani Atatürk’ün gelecek kuşaklardan talepleri arasında CHP’yle ilgili bir şey yoktur! Zaten bu da mantıken mümkün değildir zira CHP; Cumhuriyeti kurmanın ve bağımsızlığın örgütüdür! Şayet istikbalde yani gelecekte “İstikbal ve Cumhuriyetini müdafaa mecburiyetine düşersen…” demek ki CHP görevini yapamamıştır! Doğal olarak yeniden kurtuluşun yeni bir araca yani “teşkilata” ihtiyacı da olacaktır.

Gençliğe Hitabe’den yola çıktığımızda ulaşmamız gereken nokta tam da budur: CHP, “amaca sadık kaldığı müddetçe” vardır, amaçtan uzaklaştığında Atatürk’ün manevi mirasçıları için CHP’nin hiç bir önemi kalmayacaktır zira varlığı da koşula yani “bağımsızlık amacına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin / milletin iradesinin ilelebet yaşatılmasına bağlıdır.

Oysa gelinen nokta dramatiktir zira Atatürk’ün adını ağızlarından düşürmeyen ve “sadece kendi çıkarına odaklanmış küçük bir yönetici elit”, Atatürk üzerinden Atatürkçü tabanı sömürmekte, tek gündemi “hakkında vahim iddialarla soruşturmalar yürütülen” bir Belediye Başkanına indirgemekte ve dünyanın devasa kırılmalardan geçtiği bir dönemde “hiç bir şey üretmeyerek” Cumhuriyet’in geleceğine de tehlikeye atmaktadır. Böyle bir yapının Atatürk’ün partisi olduğunu iddia etmek, en azından mevcut yönetici elitin yaptıklarına, söylemlerine bakarak, mümkün değildir.

Mustafa Kemal “Dahili Bedhahlar”ın Olabileceğini Öngördüyse CHP’nin İçinde de “Bedhahlar” Olabilir

Nasıl ki Atatürk, “(…) memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler.” dediyse, Cumhuriyet’i / milleti ilelebet yaşatma ve bağımsızlığı korumakla mükellef CHP üst yönetimleri de aynı şekilde “gaflet, dalalet ve ihanet” içinde olabilirler. İlk durumda mücadeleyle görevli olan Türk Gençliğinin, ikinci durumda CHP üst yönetimine karşı mücadele etmemesi düşünülemez!

Gelinen noktanın kritikliği de budur: “CHP’de dahili bedhahlar kimlerdir?” sorusu basit gibi görünse de cevaba göre “aktif mücadele” sözkonusu olacağı için Gençliğe Hitabe’yi kabul edenler için ikinci büyük kaynak olarak “Bursa Nutku” değerlendirilmeye alınmalıdır.

Bursa Nutku ise açıktır: “Türk Genci, devrimlerin ve Cumhuriyet’in sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydumu (…) Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.”

Yine görüleceği üzere Bursa Nutku’nda “CHP yöneticileri hariç!” gibi bir ibare yoktur! CHP yönetici eliti, Cumhuriyet’in / millet iradesinin karşısına geçerse onlara karşı mücadele etmek de “zorunludur.”

O halde yazının başlığında yer alan soruyu yanıtlamak gerekir: “Atatürk’ün manevi evlatları, bağımsızlığı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni / milletin iradesini korumakla mükelleftir.” CHP, ancak bu amaca hizmet ederken değerlidir.

Şayet, bir grup bedhah partiyi ele geçirdiyse ve Cumhuriyet’in aleyhine olacak şekilde ‘Bir şahsın / grubun’ çıkarını öncelediyse tarafımız Cumhuriyetten yana olmak zorundadır.”

Misyonunu kaybetmiş bir partiyi desteklemek zorunda olmadığını anlayan her bir Atatürk sevdalısı için “Atatürk’le kandırılma / sömürülme” dönemi de bitmiş olacaktır

Bugünün ayrışması da zaten budur: “Bireysel ikbal peşinde koşanlara karşı Cumhuriyet’ten yana olmak ya da olmamak!”

Tayfun Şahin, 16 Ekim 2025

Tayfun Şahin, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İletişim, Propaganda, İstihbarat ve Türk Devrim Tarihi konularında çalışmalar yapmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Strateji, jeopolitik, güvenlik, istihbarat, politika, yakın tarih, NATO, ABD-Çin rekabeti ve benzer konular ilgi alanlarını oluşturmaktadır.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir